10 Kasım 2017 Cuma



ATATÜRK VE BAYRAK DEMEK YETER Mİ? (Aykırı Yazılar)

Hepimiz biliyoruz ki, AKP iktidara gelip de memleketi klasik bir İslam ülkesine çevirme gayretlerine girmeseydi, bu kadar Atatürk’ü konuşuyor olmayacak, bu denli Anırkabir’e koşmayacak, yakalarımıza Atatürk rozeti takmayacak, üzerimize Atatürk baskılı tişörtler giymeyecek, meydanlarda binlerce kişiyle Atatürk koreografisi yapmayacaktık...

Şöyle bir bakın yakın tarihimize, 70’li, 80’li, 90’lı yıllara gidin, ne kadar Atatürkçü idik, samimi olarak yanıt verin...

Önce Erbakan’ın kapatılıp kapatılıp açılan partilerinden biri olan Refah Partisi 90’lı yılların sonunda iktidar ortağı olana, sonrasında onun öğrencilerinin AKP’si tek başına iktidarı ele geçirene kadar, Türk siyaset dünyasının önemli figürlerinden, rahmetli Menderes’in, Celal Bayar’ın, Süleyman Demirel’in, Bülent Ecevit’in, Alpaslan Türkeş’in, Osman Bölükbaşı’nın ve diğerlerinin, Atatürk’le ve de Cumhuriyetle bilinen bir sorunu olmamıştı; dolayısıyla Atatürk’te, bu denli günlük yaşamın içinde konuşulmamıştı...

Etki, tepki meselesi; ne zaman birileri Atatürk ve yakın çevresiyle hesaplaşma derdine düştü, o zaman birileri de Atatürk’ü hatırladı...

Ve bu çizgi hesaplaşma ve hatırlama sarmalı sürdükçe, ülke insanları, büyük ölçüde Atatürk’ü sevenler ve sevmeyenler olarak ikiye bölündü...

Bu zaman diliminde, memleketin gerçek meselelerinin üzerine deyim yerindeyse kalın bir şal örtüldü, halk her geçen gün yoksullaşırken, işsizlik artarken, milli gelirden alınan payda makas açılırken, giderek daha kötüye gittiği için bugününe şükreden, mevcudu muhafaza etmeye razı olan bir toplum psikolojisi ortaya çıktı...

Bugünün gerçeği kabaca  budur!..
*
Bu “konjonktürel” gerçeğin arkasında yatan esas gerçekse, maalesef bu toz duman içinde, “Atatürkçülüğün” ve 94 yıllık Cumhuriyetin, İzmir İktisat Kongresinde tercih ettiği ekonomik model olan “kapitalizmin”, şimdiye değin yaralara ne kadar merhem olduğu, ne kadar refah ve huzur sağladığı üzerinde hiçbir zaman kafa yormamaktı;  Atatürk’ü sevmenin, bütün sorunları halledeceğini sanmaktı...

Bu atmosfer içinde, Cumhuriyet dönemi boyunca; işsizlik sorununun her daim var olduğunu, yolsuzlukların, askeri veya sivil, her iktidar zamanında gündemden düşmediğini, eğitim ve sağlık sistemlerinin bir türlü rayına oturtulup sorunlarının çözülemediğini, yoksulluğun önüne geçilemediğini, güneydoğudaki “feodal” yapının halkın lehine çözüme ulaştırılamadığını konuşmadık...

AKP’nin nohut, makarna, kömür dağıtarak iktidar olduğunu ileri sürdük, ama bunlara muhtaç yoksulların, AKP’den önce de var olduğunu ve dolayısıyla bu yoksulluğun kaynağını ve gerçek nedenini sorgulamadık...

AKP, Kamu İktisadi Teşebbüsü denilen, devletin ekonomideki kuruluşlarını bir bir özelleştirirken kızdık, Cumhuriyet döneminde faaliyete geçirilen kurumları satmalarını, bir nevi Cumhuriyete düşmanlık olarak değerlendirdik, işsiz kalanların özelleştirmeleri protesto yürüyüşlerini, gazlanıp joplanmalarını izleyip üzüldük, ama Cumhuriyetin kurucusu CHP’nin ekonomik programında da tıpkı AKP’nin programında olduğu gibi, özelleştirmelerin olduğunu, iktidara gelse onun da bu kurumları satacağını göremedik, görmek istemedik...

AKP eğitim sitemini kendisine göre dizayn edip, dört bir yanda cemaat okulları, vakıf üniversiteleri açarken, Cumhuriyeti yok etmek istiyor diye feveran ettik, ama “öğretimde birlik” demek olan Tevhid-i Tedrisat Yasasının, AKP’den önce “Cumhuriyetle sorunu olmayan” siyasi iktidarlar zamanında ortadan kaldırılmaya başlandığını hiç tartışmadık...

Sağlık sistemi, tamamen özel sektör eline bırakılıp “paran kadar sağlık” verilirken, bu işlerin yolunun da AKP’den çok önce açıldığını görmezden geldik...

AKP’yi, Cumhuriyeti yıkmak ve Atatürk’ü unutturmak istemekle itham edip, sadece Atatürk’ü ve AKP’den önceki düzeni savunma çizgisinde kaldık...

Hülasa asıl konuşulması gerekenleri, hep olduğu gibi konuşmadık...

Sabahtan akşama kadar Atatürk demenin, bayrak sallamanın, ayyuka çıkmış sorunları çözmeye yetmeyeceğini, Cumhuriyetin içeriği, halktan yana tercihlerle doldurulmadıkça, köhne kapitalist sistemin dışına çıkılmadıkça da sorunların çözülmesinin mümkün olmayacağını açıkça söylemekten hep kaçtık, söylemek isteyenleri, Atatürk düşmanlığıyla yaftaladık...

1980 askeri darbesi öncesinde genel olarak “sol” olarak adlandırılan kesimlerce, sorunların esas nedeninin kapitalist ekonomik sitem olduğunun halka anlatılması yönünde gayret gösterilmişse de bu çabalar zamanın “sağ” siyasi iktidarlarınca engellendiğini, “milliyetçi cephe” iktidarlarıyla toplum cepheleşmeye, kamplaşmaya iteklendiğini, 12 Eylül darbesinden sonra ise o “solun” üzerinden silindir geçirilirken, bugünkü İslamcıların himaye edildiğini ve bugünlere böyle gelindiğini hiç düşünmedik...

Deniz Gezmiş’lerin, Mahir Çayan’ların memleketin sorunlarının çözümünü sosyalist ekonomide gördüklerini, nihai hedeflerinin “sosyalist bir toplum” olduğunu anlamak yerine, siyasi çizgileriyle hiç alakaları olmadığı halde, onları sahiplenip siyasi rant devşirmeyi tercih eden CHP’ye ve sözde sol görünen partilere karşı sesimizi çıkartmadık, hatta alkışladık...
*
“Sosyalist solun”, Atatürk’le hiçbir sorunu olmadığını, tersine, Atatürk’ü, mazlum milletlerin emperyalizme karşı verdikleri savaşların ilkini başarıyla gerçekleştiren büyük bir önder olarak gördüğü, ona, hilafet ve saltanata son vererek, milletin egemenliğini amaçladığı, feodal ve ümmetçi yapıyı ortadan kaldırıp modern bir toplum oluşturmaya çalıştığı için derin bir saygı duyduğunu görmezden geldik...

O solun bugün, artık Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin “kapitalist sitem” dışına taşınıp haktan yana tercihlerle donatılması gerektiğini söylediğini duymak istemedik...

Ve nihayet bütün bunlar yaşanınca da Atatürk’e ve bayrağa kim sahip çıkıyor, kim çıkmıyor “şekilci ikilemi” arasına sıkışıp kaldık...
*
Atatürk’ün ilkelerinin temeli olan “Cumhuriyet”’in altı oyulurken, demokrasicilik oynamaya devam eden ana muhalefeti solcu zannetmeye devam ettik...

Atatürk’ün, anti-emperyalist “milliyetçilik” ilkesini, kafatasçılık noktasına taşıyan, ama aslında emperyalistlerin işbirlikçisi olan sahte milliyetçilere prim verdik...

Devletçilik ilkesi, bütün kamu iktisadi kuruluşları, yok pahasına satılarak talan edilirken seyreden ve hatta, iktidara gelirlerse özelleştirme yapıp bu kuruluşları satacaklarını söyleyenleri, AKP’den daha çok Atatürk ve bayrak dedikleri için, Atatürkçü zannettik...  

Laiklik ilkesinin dilim dilim ortadan kaldırılmasına gıkımızı çıkartmadık, AKP bunu yaparken, onu taklit etmeye çalışan,  çarşafa rozet takanları “sol” sanmaya devam edip, Atatürkçülük ve Cumhuriyet adına umut görme zaafından kurtulamadık...

Halkçılık ve inkılapçılık ilkelerini çoktan bir kenara koyup adlarını bile anmadık...
Kim daha çok Atatürk “diyorsa”, bayrak “sallıyorsa” onları, “Atatürkçü” kabul ettik...
*
Bu dar alana o kadar sıkıştık kaldık ki; bütün bunların artık yetmediğini, dünyanın ve dengelerin zaman içinde çok değiştiğini, kapitalist sistemin ömrünü doldurduğunu, dolayısıyla bu ilkelerin de içinde bulunulan zamana göre yeniden değerlendirilmesi ve Cumhuriyetin içinin, halkın refahı için uygulanacak, radikal ve sosyal ekonomik politikalar ve sistemler ile yeniden doldurulması gerektiğini konuşmakta geç bile kalındığını fark edemedik; bunu konuşmaya çalışanları “ihanetle” suçlamakta beis görmedik...

Ve şimdi...

AKP de Atatürk demeye başlayınca, bu defa da “kim gerçek Atatürkçü”, “kim samimi, kim samimi değil” tartışmalarına başladık...

Gerçek sorunları, bunların nereden kaynaklandığını ve kalıcı çözüm yollarını tartışmaktan yine uzaklaştık...

Bir gün bunları tartışabilmeyi, yine iyi dileklere bıraktık...

M.T.T