31 Mayıs 2015 Pazar

Oylar Hangi Partiye?...

Emin Çölaşan, bugün Sözcü’de yayımlanan HDP gerçeği başlıklı yazısında, HDP barajı geçerse ne olur, geçmezse ne olur meselesini kendisine göre değerlendirdikten sonra sadede geliyor “Ve hiç ummadığım kimselerden “Oyum bu sefer HDP’ye” sözlerini duymaktayım.
Ya da daha ılımlı yaklaşıp kararsız olduğunu söyleyenler var ve soruyorlar:
“HDP’ye versek ne dersiniz?..”
Karşıma çıkan herkese aynı şeyi söylüyorum:
“Eğer bu iktidara, yolsuzluklara, pisliklere karşıysan, oyunu ya CHP’ye ver ya da MHP’ye… HDP barajı aşarsa sorun yok ama aşıp aşmayacağı belli değil. Aşamazsa oyun boşa gider, AKP’ye ve Tayyip’e vermiş olursun.”
Ne olacağını bir hafta sonra hep birlikte göreceğiz.” Diyor...
*
Ne dediğini ben anlamadım doğrusu, anlayan varsa anlatsın öğrenmek isterim...
Birincisi, yıllardır PKK ve yandaşlarına verip veriştireceksin, sonra çıkıp HDP sanki bu çizgiden bağımsızmış gibi “HDP barajı aşarsa sorun yok, ama aşamazsa oyun boşa gider demek suretiyle, barajı aşacaksa HDP’ye oy verilebileceğini makul göreceksin...
*
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, neden doğrudan doğruya HDP’ye oy yok demiyorsun diye sormazlar mı adama...
*
İkincisi, insanlar “eğer bu iktidara, yolsuzluklara, pisliklere karşıysa” neden sadece CHP ve MHP’ye oy vermelidirler?
*
Diğer muhalefet partileri, parti değil midir?
*
Emin Çölaşan’ın yaklaşımı ne yazık ki, aslında genel bir sorundur...
*
Hemen her seçim öncesinde söylenen ve artık neredeyse özdeyiş haline gelmiş sözler vardır; “Aman sandığa git ve oyunu kullan yoksa şuna yarar...”, “ Şu küçük partilere verme oyun boşa gider...” bunların en başta gelenlerinden ikisidir...
*
Oysa birincisi, sandığa gitmemek de bazen bir duruş bir tavır sergilemektir?..
*
Kimileri, sandığı boykot edenleri “tatilci” olarak nitelemekte ısrar ettiyse de Cumhurbaşkanlığı seçiminde yapılan bunun en somut örneklerinden biridir...
*
İkincisi, siyasi partiler aynı ideolojiye sahip, aynı fikri savunan insanlar tarafından ülkeyi daha iyi bir noktaya taşımak ve hizmet için kurulan örgütlerdir...
*
Bu manada, Siyasi Partiler Yasasının ilgili maddesine göre, “ülke genelinde illerin en az yarısında, oy verme gününden en az altı ay evvel teşkilat kurmuş ve büyük kongrelerini yapmış ve bir ilde de teşkilatlanma merkez ilçe dahil o ilin ilçelerinin en az üçte birinde teşkilat kurmuş olan bir siyasi partiye gönül verenlerin, o partiye oy vermesinden daha doğal ne olabilir...
*
Neticede o partide, ülkenin en az yarısında örgütlü ve yasalar çerçevesinde seçime girme hakkına sahip değil midir?
*
Ölçü buysa ki, budur; kimsenin kimseyi “oyunu o partiye, şu partiye verme boşa gider” diyerek baskı altına almaya ve neredeyse vatan haini ilan etmeye hakkı yoktur...
*
Bu tür söylemleri yapanlara sormak gerekir; yılardır iktidar olamayan “büyük” partilere verilen oylar boşa gitmemiş midir?
*
Bir partinin büyük parti olması için taraftarlarınca desteklenmesinden daha doğal ne olabilir?..
Eğer insanlar kendi gönüllerindeki partilere, “oy verirsem boşa gider, en iyisi mi bu seçimde şu büyük partiye vereyim diye diye bilmem kaç seçimde hüsrana uğramışlarsa orada demokrasiden söz etmek mümkün müdür?..
*
Küçük partilere oy vermeyin mantığı, özünde yüksek baraj sisteminin de savunmak değil midir?
*
Öyleyse bu seçimlerde, seçmenin seçim pusulasında yer alan 19 partiden hangisine inanıyorsa ona oy vermesi hiç de yadırganacak bir durum olmamalıdır...
*
Tersine, seçmenin “oyları bölüyorsun”, “şu veya bu partinin ekmeğine yağ sürüyorsun” denilerek yönlendirilmesinin, baskı altına alınmasının garip karşılanması gerekir...
*
Mesela, insanlar gönül verdikleri ve inandıkları halde, neden oyunu Vatan Partisine, Komünist Partiye, Merkez Partiye, TURK Partiye, Demokrat Partiye, Saadet Partisine veya pusuladaki bir başkasına vermeyecektir?..
*
Vermezlerse, bu partiler nasıl büyüyecektir; “şimdi zamanı değil daha sonra versinler” demek çözüm müdür?
*
Unutulmamalıdır ki, bu ülkede genel ifadeyle “sağ” oylar, “sol” oylardan çok daha fazladır; geride kalan çok partili dönemde ezici bir ağırlıkla sağ partilerin iktidar olması bunun en somut göstergesidir...
*
Kısacası, küçük partilerin yok sayılıp büyük partilerde kutuplaşılması halinde, isimleri değişse de sağ patilerin iktidarlarının devam etmesi kaçınılmaz olacaktır...

Mustafa Tuğrul Turhan





24 Mayıs 2015 Pazar


Bekir Usta’ya Sorular...

Bekir Coşkun ustadır, ama iş seçimlere gelince ne yazık ki, önceki söylenip yazdıklarını o da unutuluyor, konu dönüp dolaşıp CHP’ye oy vermeye geliyor...
*
Bekir usta bugünkü Sözcü’de yayımlanan “HDP Gerçeği...” başlıklı yazısında, HDP’ye oy vermeyi düşünenleri rahatlatmak için birçok gerekçe sıralıyor, ama bu haliyle yazı HDP’ye oy verin der gibi olunca, toparlamak gereği hissediyor olmalı ki, yazıyı şöyle bitiriyor;
*
“Yedi:
Demek istediğim:
HDP‘ye oy verecekseniz üzülmeyin…
AKP‘den kurtulmak için bizi buraya getirenler utansın…

*
Sekiz:
Benim oyumu soracak olursanız, babamdan gelir o:
Oyum CHP’yedir…”

*
Ben de ustaya soruyorum...
*
1-“AKP den kurtulmak için bizi buraya getirenler utansın” ifadesiyle kastedilenlerin içinde, zaman zaman sizin de yazılarınızda “CHP Pes diyerek” belirttiğiniz üzere CHP başta olmak üzere muhalefet partileri de yok mu?
*
2- Benim oyumu soracak olursanız, babamdan gelir “Oyum CHP’yedir” diyorsunuz, oy verilecek parti babadan oğul’a miras gibi geçer mi, oy takım tutar gibi verilir mi, babanızın zamanındaki CHP ile bugünkü CHP aynı mı, sizin kendi görüş ve değerlendirmeleriniz yok mu?
*
3- Bu nedenle hiç anayı babayı karıştırmadan "ben oyumu CHP’ye vereceğim" deseniz daha doğru değil mi?
*
4- Babamın partisi neyse ona oy veririm mantığıyla baktığımızda, AKP’ye oy veren sağ eğilimli seçmene, neden hala bu partiye oy vermeye devam ediyor diye kızmak mümkün mü?

Mustafa Tuğrul Turhan




17 Mayıs 2015 Pazar

Hayırlara Vesile Olur İnşallah!..

Türbanın serbest bırakılması çok iyi oldu, bakın artık konuşulmuyor; istismar edilemiyor diyor kimileri...
*
Yanılıyorlar...
*
Türban meselesi, sadece isteyenin başını örtmesi olsa biterdi; ama bitmedi, çünkü sadece baş örtmenin değil, aynı zamanda din üzerinden siyaset yapmanın da bir aracıydı...
*
Recep Tayyip Erdoğan’ın“Velev ki” dediği simgeydi...
*
Din siyasallaştırıldığında, simgeler değişir ancak istismar hiçbir zaman bitmezdi ve de bitmedi...
*
Eski seçimlerde türban vardı, bu seçimde türban oyundan çıktı, yerine “Kabe”, “Kur’an’tercümesi, Diyanet İşleri Başkanlığı tartışmaları girdi...
*
HDP eş başkanı Selahattin Demirtaş, “Müslümanlar Kabe'ye hacı olmak için gider. İşçiler açısından da Taksim olmazsa olmazdır.” Dedi, kıyametler koptu...
*
Birilerine yeni istismar fırsatı doğdu...
*

Başbakan Davutoğlu tipik bir demagoji örneği vererek,“ Yahu bu nasıl söz. Biz Kabe'ye laf söyletmeyiz, Kabe'ye şirk koşulmasına izin vermeyiz. Ne inancı taşırsan taşı.” Deyip çıktı...
*
Oysa bu ülkede Kabe’yi pasta yaptırıp yiyenler olduğunda sesleri çıkmamıştı...
*
Kaldı ki, Demirtaş’ın söylediği çok açıktı; eş başkan, bazı şeylerin mekana bağlı olduğunu,  bir Müslüman’a ‘Başka bir yere git, hacı ol’ denilemeyeceğini onun Kabe’ye gitmesi gerektiğini, işçilerin de 1 Mayıs’ta anma yapacaklarsa, bizzat Kazancı Yokuşu’nda, o insanların öldürüldüğü, katledildiği yerde yapmaları gerektiğini söylüyordu...
*
Selahattin Demirtaş, Diyanet İşleri Başkanı için alınan1 milyonluk Mercedes’i de ima ederek, “Diyanet bir israf mekanizmasıdır, onu kaldıracağız, İnanç İşleri Başkanlığı kuracağız.” Dedi...
*
 Ve eleştirilerini, Kürtçe konuşmanın dahi yasak olduğu 1992 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’na Kürtçe Kur’an meali sunulduğunu ancak bunun kabul edilmediğini söyledi ve “Devlet konuşacağı dili belirliyor. Türkçe dışında hutbe veremezsin diyor Diyanet. Niye Allah, Kürtçe bilmiyor mu, İngilizce bilmiyor mu, kendi yarattığı dili anlamıyor mu Allah, sen niye engelliyorsun Diyanet olarak...” Diyerek sürdürdü...
*
Bu defa Anayasa’ya göre tarafsızlık yemini etmiş olan Cumhurbaşkanı devreye girdi; Diyanet İşlerini savunarak, Kürtçe Kur’an’ı Kerim’i elinde sallayıp miting konuşması yaptı ve 1 milyonluk Mercedes için Diyanet İşleri Başkanına seslenerek, “ Hocam ne yapıyorsun niye satıyorsun, senin bineceğin Mercedes’in fiyatı ne ya...” Dedi...
*
Velhasıl kelam bu seçimlerde de siyaset, din üzerinden oy devşirmeye tam gaz devam etti...
*
E haliyle, referansı din olan sözde laik “demokrasilerde” bunlar çok normaldi...
*
Hal böyle olunca da geriye, “hayırlısı olur inşallah” demekten başka çare kalmadı...

Mustafa Tuğrul Turhan






10 Mayıs 2015 Pazar

Kenan Evren’in Ardından...

Biliyorum bu yazım da aykırı gelecek kimilerine...
Yine ne diyor bu diyecekler...
Olun desinler...
Mizaç meselesi bu işler; can çıkmadan huy çıkmıyor...
Yalnız kalsam da acaba ne derler diye düşünmeden inandıklarımı yazıyorum...
*
Lafı uzatmayayım...
Sayfa arkadaşlarımdan bilenler bilir; 12 Eylül askeri darbesinden önce “devrimci” mücadele içinde naçizane emek verdim...
Bunu şunun için söylüyorum; o günleri ve dolayısıyla 12 Eylül darbesine nasıl gelindiğini çok yakından biliyorum...
*
Burada, darbeden önce oluk oluk kan akıyordu, kardeş kardeşi katlediyordu, darbe olunca bir günde nasıl bıçak gibi kesildi, darbeciler, darbeye uygun ortam yaratmak için bunu özellikle yaptı, kontrgerillaydı, şuydu buydu edebiyatına girmeyeceğim...
*
Bırakın karşı görüşte olduğumuz gençlik gruplarıyla girilen çatışmaları, sol dediğimiz gruplarca yolumuz kesildi, kurşunlananlarımız ölenlerimiz oldu...
Ama bütün bunları bir kenara bırakacağım...
*
Sadece soracağım; 12 Eylül öncesinde ülkede demokrasi ve huzur vardı da darbe mi bunları ortadan kaldırdı Allah aşkına?
Herkes 12 Eylülden önceki düzenden çok mutluydu da darbecilerin yaptığı ve bugün orasından burasından çekiştirerek yamalı bohçaya döndürülen 1982 Anayasasına %91,3 gibi çok yüksek oranda bir katılımla %91,4 oranında yüksek bir oranda neden evet dedi acaba?   
*
Kimse, insanlara baskı yapıldı demesin...
Bu, şahsımın da içinde olduğu %8,6 oranındaki hayır oyunu verenlere haksızlık olur...
*
Salt eleştirmek için yazmıyorum bunları...
Bugün12 Eylül’ü aratacak bir yol ayrımına gelmiş olan Türkiye’de gerçekleşen sivil darbeleri, askeri vesayetin sona erdirilmesi gibi sunanları, Kenan Evren’in ölümü ile darbeleri yerden yere vuranları, küfre varan hakaretleri görünce, sadece o günleri anımsatmak adına bir tespit yapıyorum...
*
Evet diyen, masum insanlarımızı eleştirmiyorum...
Çünkü sol çizgide siyaset yaptığını, halka önderlik ettiğini iddia edip de darbecilerin yaptığı Anayasa’ya doğrudan hayır diyemeyen “siyasiler” biliyorum...
*
Mesela, bir zamanlar, genç lider olarak sunulan, kendisinden çok şeyler beklenen ancak şimdilerde CHP’nin İstanbul İl Başkanlığında gördüğümüz Murat Karayalçın’ın, yıllar önce Mehmet Barlas’a verdiği bir röportajda, Anayasa oylamasında “tak tak” yaparak geçersiz oy kullandığını övünerek anlattığını çok net hatırlıyorum...
*
Önder geçinenlerin böyle yaptığı bir ülkede halkın %91 oranında evet oyu vermesini nasıl eleştirebilirim...
*
Sadece, rejime yönelik her türlü tehlike karşısında bir şeyler yapmak yerine askerin ülkeyi kurtarmasını bekleyenleri, bugün AKP iktidarına karşı bir darbe olsa bayıla bayıla alkış tutacağı halde sözde darbeye karşı görünenleri; 1982’de  %91,4 oranında evet diyen “halkın” ve “önder geçinenlerin” bugün, darbenin lideri Kenan Evren’in vefatıyla aslan kesilmelerini ibretle izliyorum...
*
Çok şükür ki, darbe Anayasasına hayır oyu verdim ve yaşamım boyunca askerisi sivili bütün darbelere karşı oldum; buna dair onlarca da yazı yazdım...
O yazılarımda her olayı, kendi tarihi konjonktürü içinde değerlendirmek gerektiği ilkesinden hiçbir zaman vazgeçmedim ve de geçmeyeceğim...
*
Bu bağlamda, darbelere karşı olmayı, bir faninin ölüsüne hakaretler yağdırma seviyesine indirgemeyeceğim...
*
Zira biliyorum ki, demokrasiyi savunmak, zamana göre değişen bir iş değil, koşullar ne olursa olsun ilkeli davranmaktır...

Mustafa Tuğrul Turhan



6 Mayıs 2015 Çarşamba

Suiistimal Ayıptır...

Deniz, Yusuf ve Hüseyin 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesinde Türkiye solunda “Halkın Kurtuluşu” olarak bilinen fraksiyonunun sembol isimleridir...
*
Verdikleri onurlu mücadele ve hazin sonları onları, sadece bir sol çizginin sembolü olmaktan çıkartmış, Türkiye soluna mal etmiştir...
*
Düşüncelerinin ana çizgisi sosyalizmdir...
Anti- emperyalist duruşları ve bunun gereği olarak da “tam bağımsız Türkiye” demeleri, ulusalcı veya milliyetçi olmalarının değil, sosyalist olmalarının bir sonucudur...
*
O günün koşullarında Türkiye’de doğrudan sosyalist devrimin yapılamayacağı, önce demokratik bir devrim yapılması gerektiği, bu stratejiye en uygun taktiğin bağımsız Türkiye sloganı etrafında anti-emperyalist milli güçleri toparlamak olduğu düşüncesiyle “tam bağımsız Türkiye” demişlerdir...
*
Kürt’leri Türkiye solundan ayrı düşünmemiş, Kürt etnik milliyetçiliği yapmamış ve ülkenin bütünlüğü içinde nihai hedefe ulaşmayı amaç edinmişlerdir...
*
O nedenle, bugün Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in sembolü olduğu Türkiye solunun temel fikirlerinin ve inançlarının sosyalizm olduğu gerçeğini görmeden, sadece bağımsız Türkiye diyerek, onlarla aynı yolda olunduğunu düşünmek, ham hayalciliğin ötesinde, o fikirlere ve sahiplerine saygısızlıktır...
*
Kimse kusura bakmasın, ama Deniz’leri, bir başka deyişle “üç fidan’ı” anarken ve sahip çıkmaya kalkarken önce bu gerçek bilinmelidir...
*
Ama ne yazık ki, onların fikirleri ile yani sosyalizm ile hiçbir ilgisi bulunmayan, temelde kapitalist sistemim bir partisi olup, ABD ile ilişkileri, Kürt meselesine bakışı iktidar partisi AKP’den farklı bulunmayan CHP, bugün onları anan gerçek sosyalistlerin örgütlü bir güç olamamaları nedeniyle seslerinin cılız çıkmasını fırsata çevirmeye çalışmakta ve CHP amblemleri ile Deniz’lerin fotoğraflarının yan yana olduğu afiş ve pankartlar asmakta, anma etkinlikleri düzenlemektedir...
*
Yine kimse kusura bakmasın, ama bunu adı suiistimaldir...
*
CHP ve CHP’liler, Facebook’ta paylaşmak için darağacı önünde ve "üç fidan’ın" mezarı başında poz vermeden önce Deniz’lerin ne olup olmadıklarını okuyup, dinleyip öğrenmelidir; hayranlık başka, gidilen yolun aynı olup olmaması başkadır...
*
Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idam kararı oylanırken TBMM’de 28 evet oyunu nasıl verdiğinin, 63 üyesinin bu oylamaya hangi gerekçeyle katılmadığının hesabını vermelidir...
*
Sosyalizmle, Deniz’lerin anladığı manada anti- emperyalizmle ve tam bağımsız Türkiye ile ne alakası olduğunu anlatmalıdır...
*
Programında özelleştirmelerin ne aradığını, kapitalist bir ekonomik model anlatılırken Deniz’lere nasıl ve ne yüzle sahip çıkılmaya kalkıldığını söylemelidir...
*
Deniz’lerin, inandığı sosyalizmin içinde etnik milliyetçilik olmadığı için aynı durum, Etnik Kürt milliyetçiliği yapan PKK’nın legal kolu HDP için de geçerlidir...
*
HDP’nin de Deniz’leri sahiplenmesi suiistimalden başka bir şey değildir...
*
Hal böyleyken, bu iki partinin yaptığı olsa olsa at izini it izine karıştırmaktır...
*
En hafif ifadeyle ayıptır...

Mustafa Tuğrul Turhan







3 Mayıs 2015 Pazar

Gizli Örgüt Varsa Eğer...

Legal bir görüntü altında, kendi gizli amaçları doğrultusunda devleti ele geçirmek için uğraşan bir örgüt, doğrudan “gizli örgüttür”...
*
Bu örgütün aktivitelerine katılan, şu veya bu şekilde işbirliği içinde olanlara da “gizli örgüt” üyesi denir...
*
Bunu ben söylemiyorum; uygulamalar ortaya koyuyor...
*
Bakın Türkiye’nin yakın tarihine; dernek, vakıf, cemiyet v.s her ne ad altında olursa olsun, dergi, gazete v.s her ne tür yayın organı etrafında toplanırsa toplansın, mevcut rejimi eleştiren birçok hareket, gizli örgüt olarak ilan edilmiş ve kıyısından köşesinden irtibatlı kim varsa, onlarda bu örgütün üyesi olmakla suçlanıp yıllarca mahkemelerde cezaevlerinde süründürülmüştür...
*
12 Eylül askeri darbesinden sonra kimi sosyalist dergilere, Barış Derneğine, MHP’ye açılan davalar bunun somut birkaç örneğidir...
*
Gelelim günümüze...
*
AKP’nin üç dönem kuralına takılan milletvekillerinden Burhan Kuzu dün Abant’ta yapılan Vuslat Derneğinin toplantısında, "Vuslat Derneğimizin bu faaliyetini çok önemsiyorum. Tabi bu Abant'ta olunca bana başka şeyler çağrıştırdı. Yan salonlarda biz yıllarca Abant Platformu yaptık. Biz iyi niyetle yaptık. Günahıyla sevabıyla biz buradayız. Biz maalesef örgütle çalışmışız. Bugün aklımızı donduran beynimizi alabora eden bir faaliyetle iç içeler. Bu bizi derinden üzüyor.” Demiş...
*
Burhan hoca’nın Abant Platformu dediği, Fethullah Gülen Hocanın, bir başka deyişle “cemaatin” güdümünde yapılan toplantılardır; maalesef örgütle çalışmışız dediği de, şimdi “paralel” dedikleri o “cemaattir”...
*
Ve tabi, hoca “örgüt” diye ifade etmiş olsa da, hakkında “terör örgütü” olduğu iddiasıyla dava açıldığına göre o örgüt, teamüllere göre bir “gizli örgüttür”...
*
Öyleyse, teamüllere göre hareket edilecekse, birilerinin, Burhan Kuzu gibi bu örgütle iç içe çalışıp, kucak kucağa olduktan sonra gizli amacını bugün “keşfederek”, “ben iyi niyetliydim, bilmiyordum” türünden açıklamalarda bulunmalarının, sorumluluklarını ortadan kaldırmaması gerekir...
*
Bir gizli örgüt varsa eğer, insanların “iyi niyetli” olduğu, “bilmediği” şeklindeki beyanlarına değil, bu örgütle organik bağının olup olmadığına bakılarak işlem yapılmalıdır...
*
Bırakın 12 Eylül sonrası davaları, yakın tarihi hatırlayın, Ergenekon, Balyoz, Oda Tv, v.s gibi davalarda, sanıkların suç işlemedikleri, örgüt üyesi olmadıkları, bunu gösteren hiçbir ciddi delilin bulunmadığı yönündeki savunmaları, dikkate alınmış mıdır?.
*
Elbette kötü örnek emsal değildir ancak, hukuk da, yargı da en azından kendi içinde tutarlı olmalıdır...
*
Gizli örgüt varsa eğer, emniyet müdürleri, gazeteciler, televizyoncular, öğretim üyeleri, hakimler, savcılar gizli “terör” örgütü suçlamasıyla tutuklanıp haklarında davalar açılırken, o “gizli örgütle” bir zamanlar kol kola gezip de şimdi “bilmiyorduk” diyenlerin, ellerini kollarını sallayarak dolaşmaları, haklarında hiçbir kovuşturma yapılmaksızın, dava açılmaksızın masum kabul edilmeleri açık bir çelişkidir...

*
Hukuka olduğu kadar vicdana da aykırıdır...

Mustafa Tuğrul Turhan

  









2 Mayıs 2015 Cumartesi

7 Haziran Seçimleri ve Gerçekler...

AKP’nin üç dönem kuralına takılan eski bakanlarından Binali Yıldırım, AKP dışındaki partileri değerlendirirken,“Rüzgârı arkasına alan iki parti var. Biri HDP, biri MHP; MHP zahmetsiz olarak, hiçbir şey yapmadan oyunu arttırıyor.” Demiş...
*
Durun hemen gardınızı almayın!..
*
Hep diyorum; kimin söylediğine değil ne söylediğine bakmalı...
*
Çünkü önemli olan söylenen sözdür; o sözün doğruluk payının ne kadar yüksek olduğudur...
*
Adam doğru söylüyor...
*
İster beğenin, ister beğenmeyin rüzgarı yükselen iki parti var; biri barajı geçme mücadelesi veren HDP, öteki MHP...
*
HDP, özellikle eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın Cumhurbaşkanı adayı olduğu dönemde önemli mesafe kat etmesine güvenerek bu seçimlere bağımsız adaylarla değil parti olarak giriyor ve ilk kez Kürt partisi değil de sol ve diğer marjinal kesimlerin de temsilcisi olma iddiasıyla yarışıyor...
*
Bu çerçevede %10’luk seçim barajını geçme iddiasını taşıyor...
*
Kabul etsek de etmesek de ilgi odağı olmayı başarıyor...
*
Bu da etnik Kürt hareketinin yükselmesi anlamına geldiğinden, kimi çevreler tepki olarak Türk milliyetçiliğine her zamankinden daha fazla itibar ediyor...
*
Hadise budur!..
*
Bileşik kaplar misali; bir milliyetçilik yükselince, diğeri de otomatik olarak yükseliyor...
*
Nedeni ise çok basit; etki, tepki meselesi...
*
Artık siz buna “rüzgar” mı dersiniz, başka bir isim mi bulursunuz bilemem; ama bu seçimin “püf noktası” budur...
*
HDP ve MHP çekişmesidir...
*
CHP, Kürt meselesinde, “çözüm sürecini” devam ettireceğini, ancak bunu meclis çatısı altında yapıp muhatap olarak HDP’yi alacağını ilan etmiş olması nedeniyle, “ulusalcı” veya “milliyetçi” olarak tanımlanan seçmenin gözünde AKP’den farklı görülmediğinden, bu partinin seçmeninin önemli bir bölümü, Kürt meselesinde daha radikal duruş sergileyen MHP ve Vatan Partisine kayıyor...
*
CHP’nin gerçekçiliği tartışmalı ekonomik vaatleri de bu kaymayı engelleyemiyor...
*
Emeklilere verilen taahhütlerin getireceği oylar, Kürt meselesindeki muğlak, daha doğrusu emperyalizmin çizgisinde olan tavır nedeniyle tekrar kaybediliyor...
*
Sonuçta “el elde, baş başta” kalınıyor...
*
CHP’ye yakın araştırma şirketlerinin yayımladığı tahminler bile, önceki seçimlere göre önemli bir oy artışının olmadığını gösteriyor...
*
Peki, gelelim sadede; bir yanda HDP diğer yanda MHP’nin yükseldiği bir tablo ülke için iyi bir gelişme midir?
*
Buna evet demek elbette mümkün değildir...
*
Lakin istesek de istemesek de fiili durum budur...
*
Hiç beklenmedik gelişmeler olmazsa, seçimlerde CHP yine umduğunu bulamazken, MHP tahmin edilenden fazla yükselecek, HDP de muhtemelen barajı geçecektir...
*
Şimdilik görüntü budur...
*
Bu tablo da aslında AKP’nin ekmeğine yağ sürmekte olup, gerçekleşmesi halinde ülkenin kaosa sürükleneceğini düşünen kararsız seçmeni AKP’ye oy vermeye yönlendirmektedir...
*
Netice itibariyle, bu gerçeklere rağmen farklı sonuçlar bekleyenlerin, hayal kırıklığına uğraması kuvvetle muhtemeldir...

Mustafa Tuğrul Turhan  








1 Mayıs 2015 Cuma


Selam Olsun Mayıs Şehitlerine...

1 Mayıs 1977 günü, Saraçhane’deki su kemerleri önünden yürümeye başlayıp, Unkapanı Köprüsünü geçtikten sonra uzun bir süre yokuş tırmanarak Taksim Meydanına girdiğimizde, Devrimci İşçi Sendikaları Genel Başkanı Kemal Türkler, hararetle sürdürdüğü konuşmasının sonuna gelmişti...
*
Taksim’de toplanan yüz binler 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlamalarını neredeyse bitirmek üzere olduğu halde, kortejlerin gelmesi hala devam ediyor, müthiş bir insan seli meydana doğru akıyor, kutlamalara katılmaya çalışıyordu...
*
Yanımdaki arkadaşımla el ele tutuşarak kalabalığın içinde birbirimizi kaybetmemeye çalışırken arka taraflarda, alana alınmayacakları günler öncesinden söylenen guruplar ile kutlamaları düzenleyen DİSK tarafından mitingin güvenliği için görevlendirilen işçiler arasında tartışmalar, itiş kakışlar yaşanmaya başlamıştı...
*
Hava çok gerilmişti ki o an, arkalardan bir iki el silah sesi duyulmuş, o iğne atsan yere düşmeyecek kalabalık, bir anda fırtınaya yakalanmış deniz gibi dalgalanmış, ilk silah sesinden saniyeler sonra, Sular İdaresinin çatısından ve meydandaki otelin üst katlarından da silahlar patlamıştı...
*
Bir anda, ortalık karışmış, alandaki herkes büyük bir telaşla sağa, sola kaçmaya başlamıştı. Kalabalık birbirini eziyor, tam manasıyla büyük bir panik yaşanıyordu...
*
O sırada Kemal Türkler, alandaki kürsüden mitinge katılanlara seslenmeye çalışıyor, kürsüye doğru ilerlemelerini söylüyordu. Ancak,  bir iki dakika sonra bu ses de kesilmişti...
*
Arkadaşımla beraber, en yakınımızdaki Kazancı yokuşuna doğru kaçmak üzereyken, garip bir şekilde Kemal Türklerin bu çağrısı kulaklarımda çınlamış ve benim yönlendirmemle ani bir dönüş yaparak, daha uzağımızdaki kürsüye doğru koşmaya başlamıştık...
*
Alandaki çiçeklik demirlerine, kaldırım taşlarına takılıp düşenlerin kah üzerlerine basıyor, kah üzerlerinden atlıyor, düşüp kalkıp kürsü istikametine koşuyorduk. Ama ortada kürsü namına hiçbir şey kalmamış, her şey tarumar olmuş, herkes kaderiyle baş başa kalmıştı...
*
Süratle ne yapmamız gerektiğini düşünmeye çalışmış, bir çıkış aramış sonunda, Gümüşsuyu yokuşundan aşağıya, iskeleye doğru yönelmiş olan kalabalıkla birlikte koşmaya başlamıştık...
*
Panik halinde iskeleye ulaşan herkes, kıyıda duran motorlara binip, karşıya geçmek için can atıyordu. Motorlar, neredeyse batma tehlikesi yaşayacak kadar doluyor ve karşıya hareket ediyordu...
*
Önce sakin bir yere ulaşmak ve ne yapacağımıza orada karar vermek için, hınca hınç dolmuş motorlardan birine son anda atlayıp karşıya hareket ettiğimizde, alandan silah sesleri gelmeye devam ediyordu...
*
Güçlükle bilet bulduğumuz ilk Ankara otobüsüne bindiğimizde yorgunluktan perişan vaziyetteydik. Kah sızıp uyukluyor, kah irkilip, uyanıyorduk. Otobüsün radyosundan dinleyebildiğimiz haberlerde, çok sayıda can kaybı olduğu söyleniyordu...
*
Ertesi gün, en çok can kaybının, kaçarken son anda sapmaktan vazgeçtiğimiz Kazancı Yokuşunda olduğunu öğrenip, ölümün bir nefes kadar yakınımızdan geçtiğini fark ettiğimizde, yitip, giden dostlar için yüreğimiz kanıyordu...
*
Tıpkı, emperyalistlerin tahakkümünden kurtulmuş, kendi halkının iradesiyle yönetilen, tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir Türkiye istedikleri ve bir kişinin bile canına kıymadıkları halde 6 Mayıs 1972 de darağacına götürülen üç fidan’a kanadığı gibi...
*
Tüm 1 Mayıs şehitleri ile birlikte Deniz, Yusuf ve Hüseyin’e selam olsun!..

Mustafa Tuğrul Turhan / 04 Nisan 2011