28 Aralık 2015 Pazartesi

PKK Kazandı, HDP Kaybetti...

Bir Kürt partisi mevcutken, yöneticilerinin bir kısmı oradan ayrılıp Türkiye partisi olmak iddiasıyla HDP kurulduğunda, yaratmaya çalışılan imaj, sosyalist solu ve tüm ezilenleri kucaklayacak, parlamento zemininde mücadele edecek bir parti olduğuydu...
*
Abdullah Öcalan, bu imajı güçlendirmek adına İmralı’dan gönderdiği mesajda, Mahir Çayan’ı işaret ederek, “Ben Mahir Çayan’ın çizgisiyle, onun sempatizanlığıyla başladım bu mücadeleye. 40 yıldır Mahir’in çizgisinin kavgasını yürütüyorum. Mahir’in bana verdiği bir emanettir ve ben 40 yıllık süre içerisinde bu emaneti kavga boyutu ile en iyi şekilde yerine getirmek için uğraştım. Şu anda da bu emaneti teslim ediyorum.” Demişti...
*
O tarihlerde, HDP’nin, mevcut Kür partisinden ayrılanlarca kurulduğunu ve Apo’nun izlediği yolun, hiçbir şekilde Mahir Çayan’ın çizgisiyle ilgisi olmadığını dikkate alarak, yeni partinin "ölü doğum" olduğunu, önceki Kürt partilerinden farkının olmayacağını söylemiştik...
*
Sonrasında, özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimi süreci ve devamında 7 Haziran seçimlerine gidilirken HDP eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın yapıcı ve olumlu söylemleri karşısında, HDP’nin gerçekten bir Türkiye partisi olma yolunda yürüdüğünü görmüş "yanıldığımızı" düşünmüştük...
*
Nitekim HDP’de 7 Haziran seçimlerinde batıdan ve Türk seçmenden de aldığı oylarla ilk kez barajı geçmişti...
*
Tam bu noktada,  AKP tarafından başlatılan “çözüm sürecinin” başkanlık hırsıyla “buzdolabına kaldırılması” üzerine PKK terörü yeniden tırmanmaya başladığında HDP, beklenen duruşu sergilemeyince, PKK’nın, HDP’nin yükselmesinden ve güçlenmesinden rahatsızlık duyduğu ve sürecin akışını değiştirip yeniden inisiyatifi almak için silahlı çatışmayı başlattığı görüşleri serdedilmişti...
*
HDP eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın, dünkü Demokratik Toplum Kongresinde yaptığı konuşmalardan anlaşılıyor ki, aralarındaki inisiyatif mücadelesini PKK kazanmış, HDP, parlamentonun demokratik zemininde siyasi mücadele vermeyi değil, Kandil’in güdümüne girmeyi seçmiş durumda...
*
Barajı geçen HDP kendisine verilen emanet oyların değerini bildiğini ve duyulan güveni boşa çıkartmayacağını söylemiş olsa da, geldiği nokta itibariyle, kendisinden önceki Kürt partilerinden farklı kalmamış, güven kaybetmiş, ciddi yara almıştır...
*
Ve ne yazık ki, böyle olduğu sürece kaybeden sadece kendisi değil, aynı zamanda demokrasi ve barış olacaktır...


Mustafa Tuğrul Turhan

20 Aralık 2015 Pazar


Aziz Usta 100 Yaşında!..

 
Aziz Nesin’i anlatmak kolay değildir; öyle kolay anlatılabilecek biri olsaydı, Aziz Nesin olmazdı.
O sadece bir yazar değil, bir fikir adamı, bir mücadele adamı, bir hayat ustasıdır.

Son günlerine kadar yazmaya çalışmış ve çok önemli öykülere de imza atmıştır.
Asıl adı, Mehmet Nusret’tir. Kendi ifadesiyle Heğbeliada da doğmuştur.
*
Çocukluğu, babasının İstanbul’da ve adada bahçıvanlık yapması nedeniyle Heybeliada da geçti.
Yoksul ve babasız çocukların okuduğu Darüşşafaka’ya, yoksul oldukları için bir tanıdık vasıtasıyla babasızmış gibi yerleştirildi ve buradaki eğitimini bundan utanarak sürdürdü; sonrasında Kuleli askeri lisesi ve Ankara Harp Okulunu bitirip subay olduysa da daha sonra ordudan ayrıldı.
*
Geçimini sağlamak için birçok değişik işlerde çalıştıysa da esas işi yazarlık oldu. Bu alanda birçok ödül aldı;
Uluslararası Gülmece Yarışmalarında, Altın Palmiye, Altın Kirpi Krokodil, Hitar Petar ödüllerini ve Türk Dil Kurumu'nun oyun ödülünü, Asya-Afrika Yazarlar Birliği'nin Lotus ödülü başta olmak üzere onlarca ödüle layık görüldü.
1972 de kurduğu Nesin Vakfı’nda, her yıl belirli sayıda alınan kimsesiz ve yoksul çocukların bakım ve eğitimlerini üstlendi. Kitaplarının tüm gelirini vakfa bıraktı.
Yazarlar sendikası başkanlığı yaptı.
2 Temmuz 1993'de Pir Sultan Abdal etkinliklerine katılmak üzere gittiği Sivas'ta gitti. Madımak Oteli katliamından sağ kurtuldu.
Nesin 5 Temmuz'da kalp kriziyle hayatını kaybetti. Cenazesi vasiyeti gereği hiçbir tören yapılmaksızın ve yeri belli olmayacak şekilde Çatalca'daki Nesin Vakfı'nın bahçesine gömüldü.
**
Aziz Nesin, mizah yazarı olarak bilinir; ancak çok zor koşullarda geçen çocukluğu ve yetişkinliğinde yaşadıkları onu öylesine yoğurmuştur ki, hayata ve ülke sorunlarına ilişkin eserlerinin de tadı bir başkadır.
Nesin’in öz yaşamını anlattığı, “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” isimli iki ciltlik kitabı bunların en başta gelenidir.
Aslında sekiz cilt olarak tasarlanan bu kitabın ilk iki cildi 1977 yılında Tekin Yayınlarınca yayımlanmıştır.
Kitap bulabilenler için tam bir öykü kaynağıdır.
Nesin, kısa anı öykülerinde, kendi yaşamından kesitler sunarken o günlerin Türkiye’sini de okuyucularına başarıyla yansıtmaktadır.
**
Aziz Nesin, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez adlı kitabının ikinci cildinde yazarlık öyküsünün, Darrüşşafaka’da arkadaşlarının boyunun kısalığı ile alay etmesi üzerine başladığını anlatırken;

“Onlarla zehir gibi alay ediyor, onları alaylarımla korkutuyor, yıldırıyordum. Artık hiçbiri benimle alaya yüreklenemedi. İşte çocukluğumda kendimi korumak için başladığım ve sürdürdüğüm bu alaycılığım, gittikçe gelişerek bana gülmece yeteneği kazandırdı. Sonunda da bana yaşamımı kazandıran, hepimizin geçimini sağlayan ve bugün sizleri dış ülkelerde okutma olanağı veren bir iş, bir uğraş oldu. İşte benim gülmece yazarlığımın bugünü değilse bile, oluşmasını öyküsü budur.” Demektedir.
*
Usta yazarı, 100. Doğum gününde saygı ve özlemle anıyoruz...

Mustafa Tuğrul Turhan

                                                                  

                                            

 

19 Aralık 2015 Cumartesi

37. Yılında Maraş Katliamı Üzerine...

19 Aralık, Cumhuriyet tarihinin kara lekelerinden birisi olan Maraş Katliamının başlamasının 37. Yılı...
*
Kentte, günler öncesinden, birçok yabancının boy gösterip Alevilerin ve “solcu” olarak bilinenlerin oturdukları semtlerde nüfus sayımı yapıyoruz bahanesiyle konutlar dolaşılarak kapılarına yeni numaraların verilip kırmızı boyayla boyanmasının ardından;  19 Aralık gecesi, Esir Türkler Haftası nedeniyle Ülkücü Gençlik Derneği tarafından Türkiye’de eşzamanlı olarak gösterilen “Güneş Ne Zaman Doğacak” isimli “milliyetçi” filmin, “Müslüman Türkiye”, “Milliyetçi Türkiye”, “Komünistler Moskova’ya” sloganları atılarak oynatıldığı sırada Çiçek sinemasına bir bomba atılması üzerine kendilerine “ülkücü – milliyetçi” diyenlerin önderliğinde “sağ” gruplarca, önce CHP, TÖB-DER ve PTT binalarına yönelik olarak başlatılan ve sonraki günlerde Alevilerin oturdukları mahallelerdeki işaretli evlere saldırılmasıyla süren elim olaylarda  resmi verile göre 150 Alevi yurttaşın katledilmesinin ve bir bu kadar işyerinin yakılıp yıkılmasının 37. Yılı... 
*
Aralığın 19’unda başlayıp 26’sına kadar tam 7 gün süren bu katliam sırasında, zamanın Maraş valisi Tahsin Soylu’nun kente asker gönderilmesi talebinin reddedilmesinin, devletin güvenlik güçlerinin müdahalede yetersiz kalmasının veya başka bir deyişle, müdahale etmemesinin, hatta polise de saldırılıyor gerekçesiyle geriye çekilerek adeta çatışmaları izlemesinin 37. Yılı...
*
Olayların 3. Günü olan 21 Aralık’ta öldürülen 2 “solcu” öğretmenin cenazelerinin kaldırılmasının “ülkücülerce” engellenmesinin ve olayların tırmanarak,  ülkücülerin yönlendirdiği kitlelerin Yörükselim, Madaralı, Serintepe, Yusuflar, Dumlupınar, Yenimahalle ve Sakarya mahalleleri ile şehrin ticaret merkezine 24 Aralık günü, Sakarya ve Namık Kemal mahallelerine, ayrıca Çokyaşar, Cüceli, Karacasu, Emiruşağı köylerine yayılmasının, MHP, ÜGD, Katil Ecevit' ve üç hilal yazılı olan işyerleri dışındaki ev ve işyerlerine saldırılmasının 37. yılı...
*
Kahreden ayıbın ve utancın 37. Yılı...
*
Peki, onca yurttaş katledildi evler, işyeri yakıldı sonra ne oldu?
*
Maraş ve civar iller ile İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edildi; Maraş katliamıyla ilgili olarak sıkıyönetim mahkemesinde çoğu “ülkücü” ve aşırı “sağcı” 804 kişi hakkında dava açıldı 1991 yılına kadar süren yargılamalar sonunda;  sanıklardan 29’u idama, 7’si müebbet hapse, 32’i 1-24 yıl arasında hapis cezalarına çarptırıldı, idam ve müebbet hapis cezaları dışındakilere 1/6 oranında cezai indirimi uygulanırken diğer cezalar azaltılmadı ancak, sıkıyönetim mahkemesinin bu kararı, Yargıtay tarafından bozuldu ve yeniden yapılan yargılama sonucunda idam cezaları uygulanmadı...
*
Dahası, bu katliam davasına “mağdurlar” adına müdahil olan avukatlardan Ceyhun Can 10 Eylül 1979’da Halil Sıtkı Güllüoğlu 3 Şubat 1980'de ve Ahmet Albay’da 3 Mayıs 1980'de öldürüldü...
*
Mahkum olanların cezaları 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu kapsamında ertelendi ve daha sonra da tümü serbest bırakıldı...
*
Daha ilginci; olayların bir numaralı “ülkücü” sanığı Ökkeş Kenger,  yargılanıp beraat etti ve daha sonra soyadını Şendiller olarak değiştirdi; 1991 seçimlerinde Refah partisiyle ittifak yapan Milliyetçi Çalışma Partisinden Kahramanmaraş milletvekili oldu; daha sonra Büyük Birlik Partisine geçti, genel başkan yardımcılığı yaptı, sonra buradan da ayrılarak siyaset yapmaya devam etti...
*
İşte böyle; tıpkı daha öncesinde Malatya ve Çorum’da ve sonrasında Sivas katliamında olduğu gibi, Maraş'ta da kimileri yaşamını yitirdi, ama onların yaşam haklarını ellerinden alanlar, hiçbir ceza almadan ellerini kollarını sallayarak gezdi, üst makamlara geldi...
*
 Ve Maraş Katliamı, geçen 37 yıl içinde unutturulmaya çalışıldı...
*
Başkalarını eli kanlı olmakla suçlayanlar, Maraş sabıkalarını bir “marifetmiş” gibi göstermekten utanmadı; ülkenin sahibi rolünü oynamayı pervasızca sürdürdü...
*
Toplumsal hafızası neredeyse sıfır olan ülkemiz insanları, bu yüz karası olayları unuttukça da bu günlere gelindi...
*
Bense naçizane, "unutmayacağız, unutturmayacağız" diyerek, Maraş katliamın 37. Yılında, yaşamını yitiren tüm yurttaşları rahmetle anıyor, düşünce, vicdan ve ifade özgürlüğünün sorunsuz kullanılacağı aydınlık günlerin yakın olmasını diliyorum...

Mustafa Tuğrul Turhan










16 Aralık 2015 Çarşamba

Cevaplanması Gereken Sorular...

Güneydoğumuzda kanayan yara açılalı nereden baksanız otuz yılı geçmiş; bu zaman içinde neler yaşandı neler...
*
PKK köy baskınlarıyla kanlı katliamlarıyla adını duyurduktan sonra, Kürt var mı yok mu bunlar kim adına hareket ediyor tartışmaları başladı; kimileri, Kürt diye bir ulus yok, onlar karda yürürken “kart kurt” diye ses çıkardıkları için “Kürt” diye anıldılar dedi, kimileri, biz “etle tırnak” gibiyiz birbirimizden ayrılmayız dedi...
*
Katliamlar birbirini izledi, PKK militanları “etkisiz” hale getirildi; şehitler gelmeye devam etti...
*
Bölgede etkin partiler kuruldu, kapatıldı, bir daha kuruldu, bir daha kapatıldı, yenisi kuruldu, isim değiştirdi, baraj altında kaldı, bağımsız adaylarla seçimlere girip sonradan gurup kurdu...
*
Çatışmalar sürdü, PKK militanları “etkisiz” hale getirildi; şehitler gelmeye devam etti...
*
Terör sıfırlandı denildi; kısa süre sonra yeniden hortladı, siyasiler “siz taviz verdiniz ondan oldu” diyerek birbirlerini suçladı...
*
PKK dağda bir gurup “terörist” iken, KCK kuruldu, kentlerde örgütlendi, dar bir kadro hareketi olmaktan çıkıp “kitleselleşti”...
*
Sonra gün geldi, Kürt varlığı kabul edildi, birçok “kültürel” haklar tanındı,  köylere, kasabalara Kürtçe adlar verildi, silahlı mücadele çözüm olmaz denildi ve “çözüm süreci” başlatıldı...
*
PKK’lılar teslim oldu, yargılandı, silahlarıyla ülke dışına çıktı, Kürtlerin legal kuruluşu partilerle yürütülen görüşmeler bitti bitecek sona gelindi denildi, tam seçimlere gidilirken birden bire ortalık karıştı, terör tırmandı, çözüm süreci “buzdolabına” konuldu...
*
Çatışmalar şehir merkezlerine indi, PKK militanları “etkisiz” hale getirildi; şehitler gelmeye devam etti...
*
Uzatmaya gerek yok; çok şey geldi geçti, ama terör bitti denilirken daha da şiddetlendi;  PKK dağdaki üç beş adam olmaktan çıkıp kitleselleşti, otuz yılın özeti bu!...
*
Şimdi yine aynı filmin yeni versiyonu vizyonda; hem daha da kanlısı...
*
Daha dün, “çözüm sürecinin” mimarı olan AKP’nin yeni hükümeti,  eskiden olduğu gibi “sonuna kadar gideceğiz terörü bitireceğiz” diyor, asker dışarıda PKK kamplarını bombalıyor, polis kentlerde PKK’nın şehir yapılanmasıyla savaşıyor...
*
Kentler, ilçeler boşaltılıyor, okullar kapanıyor, halk bölgeden kaçıyor...
*
Yine şehitler gelmeye devam ediyor; yine PKK militanları “etkisiz” hale getiriliyor...
*
Güneydoğu’da bunlar yaşanırken, batı seyrediyor...
*
Muhalefet partileri, “terörle” mücadelede hükümete desteklerini açıklıyor...
*
Lakin ne ülkeyi yönetme iddiasını güden iktidar, ne de ona destek veren muhalefet, otuz yıldır yürütülen silahlı mücadelenin yaraya merhem olmadığını görmüyor...
*
Hele MHP, Kürt’lerin parlamentodaki temsilcilerini yok sayıyor, silahlı mücadeleye alkış tutuyor, yangına körükle gidiyor...
*
Şehitler gelmeye devam ediyor, ateş düştüğü yeri yakıyor, ocaklar sönüyor, TV’ler şehitlerimizin cenaze törenlerinden hepimizi duygulandıran ve acılara boğan yayınlar yapıyor...
*
Adı konulmasa da fiilen bir iç savaş yaşanıyor...
*
Peki ya madalyonun öteki yüzünde ne oluyor, o devlet güçlerince “etkisiz” hale getirilenlerin tarafında neler yaşanıyor?..
*
Ne demekse, “etkisiz” hale getirilen PKK militanları, ağaç kovuğundan mı çıkıyor?...
*
Dışarıdan ithal edilmediklerine göre, o militanlar da bizim topraklarımızda doğup büyüyor ve dağa çıkıyor...
*
Onların da anaları, babaları kardeşleri var; o analar, babalar, kardeşler de bu memleketin insanı ve mutlaka onlar da acı çekiyor...
*
Ama meselenin bu yönüyle kimse ilgilenmiyor; yıllardan beri, Kürt meselesi dağdaki birkaç adamdan ibaret görülüyor ve gösteriliyor...
*
Oysa işin kırılma noktası tam da burası oluyor...
*
Ölümler nereye kadar?
*
Bir tarafta şehitler, bir tarafta “etkisiz” hale getirilen militanlar...
*
Hepsi bu ülkenin insanı değil mi?
*
Diyelim ki, devletin bütün gücünü kullanılarak, şehirlerde dağlarda ne kadar PKK militanı varsa öldürüldüğünde huzur ve sükun sağlanacak mı?
*
Devletin güvenlik güçlerince “etkisiz” hale getirilenlerin, anaları babaları, kardeşleri, akrabaları, arkadaşları, acılarını unutup, o devlete biat edip, her şeyin üstüne sünger çekerek hiçbir şey olmamış gibi yaşayacak mı?
*
Kentlerin sokaklarına inen kanlı çatışmalardan sonra barış ve kardeşlik mi yeşerebilecek, yoksa nefret tohumları mı?..
*
Terör tamamen bitecek mi, yoksa kısa süre sonra daha da şiddetlenecek mi?..
*
Güvenlik güçleri o kentlerde, ilçelerde ne zamana kadar tanklarla, tomalarla, ağır silahlarla nöbet tutacak, bölgeden ayrıldıklarında ne olacak?
*


İşte herkesin kendisini vatansever, başkasını vatan haini olarak görmeden, şapkasını önüne koyup samimiyetle  ve cesaretle cevaplaması gereken sorular bunlar!...
*
Nihai ve gerçekçi çözüm bu soruların samimi cevaplarında yatıyor...
*
Hamaset dolu, tumturaklı laflar karın doyurmuyor...

Mustafa Tuğrul Turhan






13 Aralık 2015 Pazar

AKP Muktedir mi?

Diyarbakır’ın Sur ilçesinden gelen fotoğraflara bakın, çatışmaların sürdüğü herhangi bir Ortadoğu kentinden ne farkı var; evlerin duvarları kurşun yaralarıyla delik deşik, yollar hendeklerden geçilmiyor...

Üstelik Sur, öyle kente uzak bir mesafede yerleşik ilçelerden değil, İstanbul’un Kadıköy’ü Karaköy’ü, Ankara’nın Çankaya’sı, Yenimahalle’si, İzmir’in Karşıyaka’sı Konak’ı neyse, tıpkı böyle kendin göbeğinde bulunan ilçelerden...

Yani halkın hızla terk ettiği Sur’da günlerdir süren çatışmalar aslında Diyarbakır’ın göbeğinde yaşanıyor...
*
Diyarbakır’ın bir diğer büyük ilçesi Silvan’da ve Mardin’in Nusaybin ilçesinde de durum pek farklı değil, buralarda hayat felç olmuş, eğitim öğretim bitmiş durumda...

Bugün gelen haberlerden anlaşılıyor ki, Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinde de eğitim öğretim bizzat Milli Eğitim Bakanlığınca durduruluyor...

Bu ilçelerde görev yapan öğretmenler, daha önce örneği görülmemiş bir şekilde ders yılı ortasında 14 Aralıktan itibaren üç gün hizmet içi eğitime çağırılınca ve eğitimi memleketlerinde alabilecekleri bildirilince bölgeyi terk ediyor...

Köylerden gelen öğrencilerin kaldıkları pansiyonlar boşaltılarak, tümü evlerine gönderiliyor...
Gelişmelerden tedirgin olan halk, sokağa çıkma yasağı konacağı endişesiyle market ve fırınlara hücum ediyor...
*
Sağlık Bakanı Müezzinoğlu, sokağa çıkma yasağı uygulanan bölgelerde sağlık personelinin hastanelere “geliş gidişlerinde sorun yaşanmaması” için nöbet süresini 1 haftaya çıkaracaklarını, personelin hastanede yatıp kalkacağını söylüyor...
*
Hülasa, güneydoğuda yangın büyüyor...
AKP hükümeti, "acizliğini" göstermemek için her şey olağanmış gibi davranıyor...
CHP ve MHP den ses çıkmıyor...
HDP bir şeyler söylemeye çalışsa da etkili olamıyor...
*
Seçim sonuçları açıklanıp AKP oylarını artırıp tek başına iktidarını ilan ettiğinde dikkat çektiğimiz gibi, AKP tek başına iktidar, ama sorunları çözmekte muktedir olamıyor...
*
Bakmayın üç aylık, bir yıllık eylem planı açıklamalarına, dolar almış başını gidiyor, her geçen gün artan işsizliğin asgari ücret düzenlemesiyle daha da artması bekleniyor, bütün sınır komşularımızla ilişkiler bozuluyor, savaş tehdidi artıyor, iç ve dış sorunlar giderek büyüyor ve AKP’nin boyunu aşıyor...
*
Daha önce de söylediğimiz gibi, tek başına iktidar her zaman istikrar ve güç demek olmuyor...
*
AKP’nin ve Türkiye’nin, geniş tabanlı bir koalisyonun kurulmasına imkan veren 7 Haziran seçim sonuçlarını mumla arayacağı giderek daha net görülüyor...

Mustafa Tuğrul Turhan



10 Aralık 2015 Perşembe

Olağanüstü Günler...

Musul’a “nöbet değişikliği” adı altında öncekilerden daha fazla miktarda asker ve tank gönderilmesi üzerine Irak ile başlayan gerginlik ve kriz giderek tırmanıyor...
*
Bunun en somut kanıtı; Dışişleri Bakanlığımızın resmi sitesinde yayımlanan 09 Aralık tarihli duyuru...
*
Bakanlık duyurusunda;

“Bakanlığımız ve Irak’taki Temsilciliklerimizce yapılan güvenlik ve seyahat uyarılarında da belirtildiği gibi, Irak genel olarak güvenlik açısından yüksek riskli bir ülke olarak görülmekte, ülkedeki güvenlik durumu hızla değişebilmekte ve bölgesel farklılıklar gösterebilmektedir.

Irak’ın mevcut hassas güvenlik koşullarında ve ülkemiz çıkarlarına karşı son dönemde çeşitli kesimlerce artan sayıda yapılan ve şiddet, terör, gösteri, kaçırma ve saldırı eylemlerini teşvik eden açıklamalar ile Irak’ın kalkınmasına destek için faaliyet göstermekte olan firmalarımıza ulaşan tehditler dikkate alınarak, Irak’a yönelik seyahat uyarımızın kapsamı Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) içindeki Duhok, Erbil ve Süleymaniye vilayetleri dışındaki tüm vilayetleri kapsayacak şekilde genişletilmiştir.

Bu çerçevede Irak Kürt Bölgesel Yönetimi dışındaki Bağdat, Basra, Muthanna, Dhikar, Meysan, Necef, Khadisiye, Wasit, Babil, Diwaniye, Bakuba, Selahaddin, Ninova, Anbar ve Kerkük vilayetlerinde bulunan firmalarımızın ve vatandaşlarımızın,
-her koşulda müteyakkız bulunmaları,
-kalabalık mekanlardan kaçınmaları,
-güvenlik tedbirlerini güçlendirmeleri,
-Bağdat Büyükelçiliğimiz ile temasta olmaları,
-kesinlikle zorunlu olmadığı sürece Irak'a ve Irak içinde seyahatlerini sınırlandırmaları,
-bu vilayetlerde kalışı zorunlu olmayanların ise mümkün olan en kısa sürede bu vilayetlerden ayrılmaları kuvvetle tavsiye edilmektedir.”

“...Mevcut koşullarda vatandaşlarımızın Irak’ın bu vilayetlerinden ayrılmalarına ilişkin planlamayı yaparken, güvenlik durumunun daha da bozulması ihtimalini dikkate alarak en ihtiyatlı ve emniyetli hareket tarzını benimsemeleri önerilmektedir.”
Deniliyor...
*
Fazla söze gerek yok; bu duyurudan, Irak ile savaşın eşiğine geldiğimiz anlaşılıyor...
*
Türkiye’nin savaş ve terör tehdidi altından olduğuna dair bir başka gösterge de ABD’nin İstanbul Konsolosluğunun, “muhtemel güvenlik tehdidi” gerekçesiyle dün kapılarını kapatıp hizmet vermemesi ve bugün de konsolosluğun bahçesinde ABD’ askerlerinin konuşlanması oluyor...
*
ABD, vatandaşlarına, “İstanbul Konsolosluğundan uzak durun” çağrısı yapıyor...
*
Daha önceleri görülmüş duyulmuş işler değil bunlar; olağanüstü günler yaşanıyor...
*
Suriye’yle ve ardından Rusya ile ilişkileri kopan Türkiye, şimdi Irak ile de gerilim yaşayınca, AKP’nin yanlış dış politikalarının bir sonucu olarak hızla Ortadoğu bataklığındaki kanlı savaşa sürükleniyor...
*
Muhalefetse, “iç politika da ayrı düşünsek de dışa karşı hep beraberiz” şeklindeki hamaset dolu mahalle delikanlısı tutumuyla, bir kez daha AKP’nin kuyruğuna takılıp bir projenin parçası olduğunu gösteriyor...

Mustafa Tuğrul Turhan



2 Aralık 2015 Çarşamba

Doğalgaz Gerçeği...

Rusya ile kriz yaşanması ihtimali giderek artarken, soğukların başladığı kış günlerinde iç kamuoyunu "rahatlatmaya" yönelik hükümet kaynaklı haberler de deyim yerindeyse havada uçuşuyor...
*
Bunlardan birisi, bugün manşetten verilen, “Katar’la doğalgaz anlaşması imzalandı, vizeler kalktı” haberidir...
*
Haber böyle verilerek, insanların kafasında, “oh be, Rusya gazı keserse bizde Katar’dan alırız” imajı yaratılıyorsa da, aslında Katar ile yapılan anlaşma, gerçek manada bir anlaşma olmayıp, LNG denilen sıvılaştırılmış doğalgaz alımı yapılmasına ilişkin mutabakatın sağlanmasıdır...
*
Yani birincisi, ortada resmi anlamla bir ticari ilişki değil, bunun olabilmesi için sadece bir iyi niyet vardır...
*
İkincisi, bu iyi niyet fiilen alım satıma dönse de alınacak olan doğalgaz değil, LNG dir; diğer adıyla sıvılaştırılmış doğalgazdır...
*
Türkiye, Katar’dan doğalgaz alamaz çünkü bu ülke ile aramızda gazın taşınması için gerekli olan boru hattı yoktur...
*
LNG de ancak kara ve deniz tankerleriyle taşınarak getirilebilir ki, gerek bu nedenle gerekse, doğalgazın -162 derece soğutularak elde ediliyor olmasının getirdiği imalat maliyeti nedeniyle hem daha pahalıdır, hem de tanker hacimlerinin sınırlı olması ile birlikte, parti parti getirilebileceğinden boru hattıyla alınacak doğalgaz miktarına eşdeğer miktarda bir alımın yapılması imkansızdır...
*
Yani, bugün yaklaşık yıllık 50 milyar m3 lük doğalgaz ihtiyacının 26 veya 27 milyar m3 e yakın miktarını Rusya’dan karşılayan Türkiye’nin, bir kriz yaşanması durumunda, bunu Katar’dan alınacağı söylenen LNG ile aşması tam bir hayaldir...
*
Keza, halen Cezayir ve Libya’dan alınan ve toplam ihtiyaç miktarı karşısında oldukça düşük kalan LNG miktarlarının da yaraya merhem olmayacağı ortadadır...
*
İran’dan alınan doğalgazın toplam alımın % 15’ine tekabül ettiği yani, yaklaşık 7 veya 8 milyar m3 olduğu, Azerbaycan’dan alınan doğalgazın da yaklaşık bu miktarlar civarında bulunduğu ve Azerbaycan gazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak olan Trans-Anadolu (TANAP) boru hattı henüz inşa aşamasında olduğu için hali hazırda bu ülkeler ile Türkiye arasındaki boru hatlarının kapasiteleri nedeniyle alınan toplam gaz miktarının artırılmasının öyle ha deyince gerçekleşebilmesinin mümkün olmayacağı da açıktır...
*
Kaldı ki, Azerbaycan doğalgazının çok büyük bir bölümü Rusya tarafından alınmakta olduğundan, Azerbaycan’ın, Rusya ile ticari ilişkilerini olumsuz etkileyecek bir adım atması da oldukça zor görünmektedir...
*
Hal böyle olunca, Rusya’nın “ambargo” uygulaması durumunda, kısa vadede kolay bir çözüm bulunacağını söylemek neredeyse imkansızdır...
*
Bu yazdıklarımızı felaket tellallığı olarak göstermeye çalışacak AKP iktidarı yanlıları mutlaka çıkacaktır...
*
Ne var ki, onlar ne derse desin objektif durum budur; bu konuda medyada yer alan, hükümet kaynaklı haberlerse, maalesef iç politikaya ve kamuoyuna yönelik sansasyondan ibarettir...

Mustafa Tuğrul Turhan




1 Aralık 2015 Salı


Sn. Bahçeli Artık Çekilmelidir...

 
MHP üzerine yamamak ve Bahçeli’yi de artık ciddiye alamamak istiyorum, ama caza hukuku tabiriyle ifade edeyim “ağır tahrik” olunca duramıyorum...
*
Diyarbakır Baro Başkanının  öldürülmesi olayına ilişkin olarak onlarca video yayınlanmış olmasına, o videolarda PKK lı militanların  olayın yaşandığı sokaktan silah sıkmadan kaçtıkları açıkça görülmesine, Elçi’yi vuran kurşunun kimin silahından çıktığının belirlenememesine ve günlerdir olay yeri incelemesinin yapılamamasına rağmen, bir siyasi parti liderinin, “Failin PKK'lı olduğu güçlü bir ihtimal olarak karşımızdadır.” Demesini  anlayabilmek zor...
*
Hele arkasından, “Tahir Elçi ismini duyunca timsah gözyaşları dökenler şehit polisleri ağızlarına alacak şerefli duruşu gösteremeyecek kadar çürümüşlerdir.” Diyerek, kamplaşmaları körüklemesini anlayabilmekse mümkün değil...
*
Tahir Elçi’nin öldürülmesiyle, Polislerimizin şehit olmasını karşı karşıya getirmek, milliyetçi duyguları kaşıyarak, köhnemiş bir siyasi çizgiyi ısrarla devam ettirmek, tabanına mesaj vermek kaygısı değilse nedir?..
*
Sözde eleştiri yapılan AKP hükümetinin başbakanı ile aynı ağzı kullanmak değil midir?...
*
Tahir Elçi’ye üzülüp, polislerin şehit olmasına sevinen mi var da, bu sözlere gerek duyulmaktadır?..
*
Her kim ki, Elçi’nin veya polislerin öldürülmesine seviniyorsa, hangi çizgide olursa olsun önce insanlığını gözden geçirmelidir...
*
Tahir Elçi’nin öldürülmesi, doğuracağı siyasi sonuçlar ve yaratacağı toplumsal etki bakımından öne çıkmaktadır...
*
Bunu bile doğru analiz edip, doğru politikalar üretme yerine, hamaset yapmaya kalkan Sn. Bahçeli’nin,  siyasi sahneden çekilmesinin zamanı çoktan gelmiştir...
*
Ne var ki, o hala, yapılan Genel Kurul çağrıları ve çıkan Genel başkan adayları ile ilgili olarak, ''Daha çıkacak olan adaylar olduğu kanaatindeyim. 13 arkadaşımız genel başkanlığa talip olmuştur. Bunlardan bir tanesi aday olma ihtimali yok davası yargıtaydadır, ihraç edilmiştir. MHP’yi CHP'leştirme gibi bir kötü adaylığı yaşatmak istemektedir. Bunlardan birisi vardır ki, Fethullah Gülen'in siyasi figürü olarak MHP'de görevlendirilme meselesidir. Bu da ne ona ne de bir başkasına fayda getirmez. Herkes aklını başına alsın.'' Diyerek,  koltuğunu koruma çabasıyla üstü kapalı tehditler savurmaktadır...
*
Kuşkusuz bu tutumuyla, sadece partisine ve kendisine değil, aynı zamanda ülkeye zarar vermektedir...

Mustafa Tuğrul Turhan