20 Mart 2014 Perşembe

Muhalefet Madem ki Meclistedir...

Haklarında sürüyle yolsuzluk iddiaları bulunan dört bakanın kabineden dışlanmasının ve başbakan hakkında ciddi iddiaların ortaya dökülmesinin üzerinden epey zaman geçti...
Muhalefet, bırakın meclisten çekilmeyi, sokaktaki insandan farklı davranıp da Anayasa’da öngörülen denetim yollarını etkili şekilde kullanmak yerine, bağırıp çağırmayı tercih etti...
*
Daha önce de yazdığımız gibi hükümet hakkında tek bir gensoru önergesi verilmedi...
Yolsuzluk iddiaları ayyuka çıkan bu dört bakan hakkında meclis soruşturması açılmasını istenmedi...
*
Dün meclis muhalefetin çağrısıyla olağanüstü toplandı...
Önceden rahatlıkla tahmin edileceği üzere kargaşa yaşandı ve toplantı sona erdi...
Olacağı buydu...
Bu toplantıdan ne bekleniyordu?
Fezlekeler mecliste okunsa sonuçları ne olacaktı?
Bunun bir yaptırım getirmesi mümkün müydü?
Değildi...
Dün, muhalefet üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek peşindeydi...
Sonunda hukuki bir süreç başlamayacak olsa da fezlekeler okunursa, seçimler öncesinde bunun iyi bir propaganda olacağını ve AKP’nin kamuoyu nezdinde yara alacağını hesap ediyordu...
Ama evdeki hesap çarşıya uymadı...
*
Uyamazdı çünkü Anayasanın yüzüncü maddesinde, aynen “Başbakan veya Bakanlar hakkında, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda birinin vereceği önerge ile soruşturma açılması istenebilir. Meclis, bu istemi en geç bir ay içinde görüşür ve gizli oyla karara bağlar.
Soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde, Meclisteki siyasi partilerin, güçleri oranında Komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her parti için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak onbeş kişilik bir komisyon tarafından soruşturma yapılır. Komisyon, soruşturma sonucunu belirten raporunu iki ay içinde Meclise sunar.” Denilmekteydi...
Buna göre muhalefet, meclis soruşturması için zamanında girişimde bulunmuş olsaydı, şimdiye kadar ciddi bir mesafe alınmış olacaktı...
*
Ama ne yazık ki bu girişim hala yapılmamıştır...
İktidar her rejimde vardır, demokrasiyi demokrasi yapan muhalefetin olmasıdır...
Sadece bu mu?
Hayır!
Muhalefetin muhalefet görevini layıkıyla yapması, Anayasal ve yasal bütün yolları sonuna kadar kullanması gerekir...
İşte o zaman gerçek bir demokrasiden söz edilebilecektir...
*
Şimdi birileri, muhalefet partileri soruşturma önergesi verseler ne olacak, iktidarın oylarıyla o da reddedilirdi diyebilir...
Lakin bu doğru bir yaklaşım değildir...
Bu mantıkla hareket edilecekse, dün meclisi toplantıya çağırmanın da, mecliste oturmanın da gereği olmadığı açıktır...
*
Mademki bunca olup bitene rağmen muhalefet meclistedir, o halde hiç değilse, soruşturma önergesi vermeli, dosyaların içeriğine ilişkin detaylı olarak bilgi sahibi olma yolunu açmaya çalışmalıdır...
Eğer iktidar partisi bunu engellerse, muhalefet işte o zaman dün olduğundan daha güçlü olacak, yolsuzluğun sadece dört bakanla veya başbakanla sınırlı olmadığını, AKP’nin bir bütün olarak yolsuzluklar batağına saplandığını açık bir şeklide ortaya koymuş olacaktır...

Mustafa Tuğrul Turhan


13 Mart 2014 Perşembe

Boynuz ve Kulak...

Kısaca tanımlamak gerekirse polis, halkın asayişini ve emniyetini sağlamakla görevli kamu gücüdür...
Böyle olduğu içindir ki, görevini yasalar ve hukuk çerçevesinde tarafsız olarak yapması gerekir...
*
Polis kadroları beli bir dünya görüşüne sahip ve o görüş için her şeyi yapabilecek insanlarla doldurulduğunda, bu gücün tarafsız olduğundan söz edilmesi mümkün olmayacaktır...
O zaman polis, kamunun değil, o dünya görüşünün polisidir...
Taraftır...
Bugün yaşanan sıkıntı tam da budur!..
*
Siyasi iktidarın “paralel yapı” suçlamasıyla gülen tarikatına karşı savaş açması üzerine polis teşkilatında binlerce tayin yapılması polisin, kamu gücünden ziyade belli bir tarikatın gücü konumunda olduğunun itirafı değilse nedir?
Peki, bir dizi tayinler, görevden almalar yapıldıktan sonra polis teşkilatı, tarafsız görev yapacak bir kamu gücü haline gelmiş midir?
Bu soruya olumlu yanıt vermek imkansızdır!..
*
Paraleldir, değildir fark etmemektedir...
Polis, devletin değil, iktidarın polisi olduğunu her olayda ortaya koymaktadır...
Gösteri ve yürüyüş hakkını kullananlara karşı Gezi protestoları sırasında sertleşen ve giderek şiddete varan tavrı, bugün siyasi iktidarı protesto edenlere karşı artarak devam etmektedir.
Toplumsal olaylara müdahale etmesi belli kurallara bağlanmışken, istediği gibi davranmaktadır...
Mesela, gaz fişeklerini bir açı ile havaya fırlatması gerekirken, doğrudan kalabalık toplulukların üzerine atarak ölüme neden olmakta, basınçlı su sıkarken ölçüsüz hareket etmekte, kadınları saçlarından sürüklemekte, yere düşene tekme atmakta, çok açık şekilde orantısız güç kullanmaktadır...
Pervasızdır!..
*
Doğrudan kalabalıklara veya hemen yakındaki bir yurttaşa gaz fişeği atanların, kadınları tekmeleyenlerin yüzlerinde, görevini kamu adına yapan bir memurun değil, adeta düşmana karşı savaşan bir gönüllü erin ifadesi görünmektedir...
O polis, devletin polisi üniformasını taşımaktadır; ancak siyasi bir görüşün polisidir...
İşte bu nedenle, kinle, hınçla hareket etmektedir...
Yaşanan olayların başkaca bir açıklaması yoktur...
*
Polis teşkilatının içine bunları sokanlar, sırtlarını sıvazlayanlar ve himaye edenler, bütün olan bitene karşın hala bulundukları görevlerin sorumluluğu içinde davranmamakta, yangına körükle gitmektedir...
Bir mağaza zincirini hedef gösterebilmekte, yurttaşları kategorize etmekten çekinmemekte, toplumu geren söylemlerde bulunmaktan kaçınmamaktadır...
*
Siyasi iktidarın sözcüleri böyle davrandıkça, o iktidara biat eden polis, daha da pervasızlaşmaktadır...
Görünen odur ki, işler iyice zıvanadan çıkmış, boynuz kulağı çoktan geçmiştir...


Mustafa Tuğrul Turhan
Olsa Ne Olur?...

“Parayla saadet olmaz”...
Bir şarkı sözüdür kimileri için...
Kimileri içinse, yaşayarak öğrenilmiş acı bir deneyim...
*
Mutluluğun resmi yapılamaz...
Parayla da satın alınmaz...
*
Mal, mülk, bankalarda yatan paralar, öyle bir an gelir ki, hiçbir anlam ifade etmez...
Keşkeler gelir o maddi değerlerden önce...
Keşke hiç birisi olmasaydı da, keşke bir lokma ekmeğe muhtaç olsaydık da böyle olmasaydı denir...
Ama bunların söylendiği yerde, iş işten çoktan geçmiştir...
*
Salt maddi varlıklarla mutlu olunamayacağı gerçeği insanlar için ne kadar geçerliyse, uluslar ve de ülkeler için de o kadar geçerlidir...
Bir ülkenin otobanlarının, duble yollarının, sayısız AVM’lerinin, lüks otellerinin, büyük barajlarının, hızlı trenlerinin, metrolarının, olması demek, orada yaşayan insanların mutlu olmaları demek değildir...
*
Dün AKP’yi iktidara taşıyan güçler, bugün yaşanan onca olumsuzluğa rağmen hala AKP’yi savunabilmekte ve bunu yaparken de bir sürü başarılı iş yapıldı diyerek, duble yolları, atılan hastane temellerini, metroları örnek vermekte, tamam ama şu yapıldı, tamam ama bu yapıldı diye iktidarı övmektedir...
*
Oysa on yıldan fazla süredir tek başına iktidarda olan bir yönetimin bütün bunları yapması sıradan bir iştir...
Hal böyleyken, iktidarı savunanların bir an için bu söylediklerinde haklı oldukları varsayılsa bile, bütün bu yapılanların ülke insanının mutlu olması için yeterli olmadığı apaçık ortadadır...
Bugün, ülke bölünmenin eşiğine gelmiş, insanlar iyice kutuplaşmış, çatışmalar artmış, sevgi ve saygının yerini kin ve nefret almış, büyük bir kesim yolsuzluklar, hırsızlıklar karşısında duyarlılığını tamamen yitirmiş, kadına şiddet artmış, yoksulluk almış başını gitmiş, manevi değerler yerle bir olmuştur...
Öyleyse bu ülkenin yolları, AVM’leri, metroları, barajları, santraları, evleri, arabaları olsa ne olacaktır...
*
Toplumun bir büyük kesimi, eski günlerin özlemini duymakta, keşke duble yollar, AVM’ler, otobanlar, metrolar olmasaydı, otomobilleri, evleri kolay kredilerle alamasaydık da, huzurumuz olsaydı demektedir...
Keşke ayrışmasaydık, kardeşliğimiz, birliğimiz, dirliğimiz yara almasaydı, meydanları doldurmak zorunda kalmasaydık, çocuklarımız ölmeseydi diye feryat etmektedir...
İşte gelinen nokta budur!
AKP iktidarı, maddi değerlerin artmasıyla mutlu olunamayacağı bir kez daha kanıtlamıştır...
Kuşkusuz bunun adı başarı değil, çöküştür...


Mustafa Tuğrul Turhan

10 Mart 2014 Pazartesi

Adalet mi?

Bilirsiniz, geciken adalet adalet değildir diye bir söz vardır...
Öyledir gerçekten, adalet geciktikçe adalet olmaktan çıkar...
İşte, evrensel hukuk bu nedenle yargılamanın adil ve süratle yapılmasını öngörür...
Tutuklu ve uzun yargılamayı ise hürriyet ihlali olarak değerlendirir...
Tutukluluğu, zorunlu hallerde uygulanacak istisnai bir tedbir olarak kabul eder...
*
Bizde bırakın evrenselini, uzun zamandır hukukun yerinde yeller esmektedir...
Her şey siyasi konjonktüre göre şekillenmektedir...
Uyduruk gerekçelerle insanlar yıllarca tutuklu olarak yargılanmakta, özgürlükleri ihlal edilmektedir...
Evrensel hukuk ilkeleri herkesin malumu olduğu ve barolar başta olmak, üzere duyarlı aydınlar hemen her gün bu ilkeleri hatırlattığı halde imam bildiğini okumaktadır...
Ergenekon ve Balyoz ve Şike davalarında yüzlerce insan yıllarca tutuklu kalmış, hatta suçunun ne olduğunu öğrenemeden hüküm giymiştir.
*
Bütün bunlar olurken, iktidarın itiraf ettiği gibi devlet içinde devlet vardır...
İktidar bugün, topu devlet içindeki “paralel” devlete atmaya çalışsa da o paralel devletle kol kola girip bu hukuk dışı sürecin ana aktörü olmuştur...
Bu davaların savcılığını üstlenmiştir...
*
Bugün, rüzgar farklı yönden esmektedir...
Siyasi iktidarın, ruh ikizi ile arası bozulmuş, aralarındaki menfaat çatılması, birbirlerini siyaset sahnesinden silme noktasına gelmiştir...
Şimdi iktidar partisi, hukukun katledilişinin ve bütün kötülüklerin sorumlusu olarak eski ortağını göstererek işin içinden sıyrılmaya çalışmaktadır...
*
Bu basit strateji, evrensel olmaktan uzaklaşmış ve artık tamamen siyasetin güdümüne girmiş bulunan ve temel görevi hukuk ve hak dağıtmak olan yargıya da yansımıştır...
Daha düne kadar bütün tahliye taleplerini reddetmeyi otomatiğe bağlayan yargının kafasına tabiri caizse taş düşmüş ve sinema filmlerindeki gibi aniden hafızası açılarak evrensel hukuk diye bir kavramın olduğunu hatırlamıştır...
*
Hukuk’un böyle uygulanmasının geleceği nokta ifrat ve tefrittir...
Nitekim öyle de olmuştur...
Ergenekon davasında hukuki süreç tamamlanmadığı için, uzun tutukluluk süreleri gerekçe gösterilerek, Tuncay Özkan, Kemal Kerinçsiz, Sedat Peker, Levent Göktaş, İbrahim Şahin, Yalçın Küçük, Doğu Perinçek ve Merdan Yanardağ gibi Ergenekon sanıkları tahliye edilirken, Balyoz davasında hukuki süreç tamamlandığı için hüküm giyenlerin tahliyeleri söz konusu olmamıştır...
*
Açık söylemek gerekirse, belki de ilk kez geciken adalet tahliye, gecikene göre hızlı bitirilen sözde adalet mahkumiyet getirmiştir...
Olmayan hukukun, siyasallaşmış bir yargının bu noktaya varmış olması kesinlikle sürpriz değildir...
Orduya kumpas kurulduğu açıkça itiraf edilmişken...
Salt Ergenekon’dan önce sonuçlandığı için Balyoz Davasında mahkum olanlar içerde, Ergenekon sanıkları dışarıdadır...
İki davada birden sanık olanlar Ergenekon’dan tahliye edilse de Balyoz’da mahkum olduğu için içerde kalmıştır...
*
Hal böyleyken, Zirve Kitabevi katliamı sanıklarının ve Danıştay katilinin serbest kalması ise bir başka garabettir...
Lafı fazla uzatmaya gerek yoktur...
Siyasallaşan yargı neresinden tutsanız dökülmektedir...
Ergenekon sanıklarının özgürlüklerine kavuşmaları elbette sevindiricidir...
Lakin bu tahliyeleri, adaletin tecellisi ve evrensel hukuk’un uygulanması olarak kabul etmek ne yazık ki, mümkün değildir...
Bugün olup bitenler, siyasi konjonktürün bir sonucu olup, “kumpaslarla” mahkum edilmiş tüm yurtseverler özgürlüklerine kavuşmadıkça, yolsuzluk yapanlar ellerini kollarını sallayarak gezdikçe, ne evrensel hukuktan ve ne de adaletten söz edilemeyecektir...

Mustafa Tuğrul Turhan


8 Mart 2014 Cumartesi

Geciken Adalet Adaletsizliktir...

Allah fakir kulunu, önce eşeğini kaybettirip sonra buldurarak sevindirirmiş...
Şimdilerde bizim ülkede yaşananlar tam da böyle...
Yurtseverler önce kumpas kurularak yıllarca tutuklanıyor...
Sonra birileri, birden bire evrensel hukuk ilkelerini hatırlıyor ve onlara gasp edilen özgürlükleri geri veriliyor...
Ve herkes bunu alkışlıyor...
Eşeği kaybettirip buldurmak bu değilse nedir?
*
Mustafa Balbay, Fatih Hilmioğlu ve en son İlker Başbuğ...
Bunun somut örnekleri olarak öne çıkıyor...
*
Bugün Sn. Başbuğ’un serbest bırakılmasının gerekçesini oluşturan Anayasa Mahkemesinin uyguladığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatları sanki birden bire gökten zembille iniyor...
Dün, Sn. Başbuğ’un tutuklanmasına karar veren, aylardır kararının gerekçesini yazmayan ve defalarca yapılan tahliye taleplerini, “etkili bir şekilde incelemeden” reddeden mahkeme, nasılsa bu içtihatları bilmiyor(!)
Bir tek Anayasa mahkemesi biliyor(!)
Ve hal böyle olunca,” kumpas” kurbanları Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yaparak özgülüklerine kavuşuyor...
*
Kaderin cilvesine bakınız ki, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı da, o “kumpas” kurulduğunda iktidarda olan AKP hükümetince getiriliyor...
Güler misin ağlar mısın?
Tam bir çelişkiler yumağı...
Tam bir komedi...
*
Hala içeride olanların Sn. Başbuğ’dan ve daha önce salıverilenlerden farkları yok...
Ama onlar hala içeride...
Neden?
Çünkü bireysel başvuru haklarını halen kullanmış değiller...
Onlar bu hakkı kullanmadan, onları tutuklayan veya mahkum eden o mahkemeler, AHİM içtihat kararlarını görmezden, bilmezden gelmeye devam ediyor...
Bu kararlar aleni değilmiş ve herkesi bağlamazmış gibi davranılıyor...
*
Yurtseverlere zulmedilmeye devam ediliyor...
Haksızlık, hukuksuzluk apaçık ortaya çıktığı halde, Anayasa Mahkemesinin uyduğu içtihatlar, tüm tutuklulara şamil kılınmıyor...
Ceza hukukunun temel prenslerinden olan,  kişilerin lehine olan durumların öncelikle uygulanması hususu yok sayılıyor...
İlla ki, bireysel başvuru ve Anayasa Mahkemesinin kararı bekleniyor...
Geciken adaletin adaletsizlik olduğu bizzat adalet dağıtmakla görevli olanlarca inkar edilmiş oluyor...
*
Kuşkusuz, bu olan bitenlerin yaşandığı bir yerde, hukuktan, haktan ve adaletten söz edilmesi mümkün olamıyor...
İşin en hazin yanıysa, bu vahim tabloyu yaratanların, Anayasa mahkemesi kararlarını hiç sıkılmadan “ hayırlı olsun” diyerek, değerlendirmesi oluyor...
Vicdanları kara olanların yüzleri de kızarmıyor...

Mustafa Tuğrul Turhan


5 Mart 2014 Çarşamba

Sarman...

Öğle saatlerine doğru bir kedi miyavlaması duyunca şaşırmış ve de inanamamış, dışarıdan gelen bir sesi miyavlamaya benzettiğini düşünmüştü...
Öyle ya çalıştığı kuruluşun yüksek binasının altıncı katında kedi ne gezerdi...
Mutlaka yanlış duymuş olmalıydı...
Sabahtan beri bitirmeye çalıştığı yazıyı tamamlamak için dikkatini toplamaya çalışırken aynı sesi birkaç kez daha duyunca nereden geldiğini anlamak için arayan gözlerle etrafa bakınca, aynı odada çalışan diğer arkadaşlarıyla göz göze gelmişti...
Evet, bu kez ses daha belirgindi ve odadaki herkes duymuştu...
Net bir kedi miyavlamasıydı bu...
Tamam, olacak iş değildi; bir kedi bu kata nereden nasıl gelebilirdi, bu mümkün görünmüyordu ama duyulan bir kedi miyavlamasıydı işte...
*
Hep birlikte aramışlar; önce sesin nereden geldiğini bulamamışlar, tam vazgeçecekken uzun koridordaki çiçek saksılarının arkasında gizlenen oldukça iri sarmanı görmüşlerdi...
Hayret etmemek elde değildi.
Bu kedi buraya ne zaman, nereden gelmiş olabilirdi?
*
Onları görünce ürken havyan koridorda oradan oraya koşmaya başlamış, tekrar gözden kaybolmuştu...
Kim bilir nereye sığınmıştı...
Kapısı açık odalardan birisine mi, koridorun sonundaki çay ocağına mı, nereye?
Onu bulup doğal ortamına bırakmak için tekrar aramaya başlamışlar, ancak yine aynı durumu yaşamışlardı...
Sarman kedi bu defa saklandığı bir odada bulunmuş, lakin yakalamak için uğraşılınca tekrar kaçmayı başarmış ve gözden kaybolmuştu...
Sonra araya öğle atili girmiş, kovalamacaya ara verilmiş, öğleden sonraki aramalarda da izine rastlanmamıştı...
Akşam olduğunda da sarmanın sesi duyulmayıp, ortalarda görünmeyince, nasıl geldiyse öyle gitmiş olmalı düşüncesiyle, iki günlük hafta sonu tatili için kapılar kilitlenip herkes evinin yolunu tutmuştu...
*
Pazartesi günü iş başı yapıldığında ise temizlik görevlisi sarmanı bir odadaki koltuğun üstünde bitkin halde uyuklarken görmüş, diğer çalışanlara haber vermişti...
Belli ki hayvancağız Cumartesi ve Pazar günleri, aç ve susuz olarak katta kapalı kalmıştı...
Hepsi sarmana acımış bir an önce onu dışarıya, doğal ortamına çıkartmak için seferber olmuştu...
Ama bu hareketlilik hayvanı iyice korkutmuştu...
İnsanların üstüne neden geldiğini anlamayan sarman, o mecalsiz haliyle oradan oraya kaçarken birden açık pencereye zıplamış, dengesini kaybedince önce pencerenin hemen altındaki, korkuluk demirlerine tutunmuş, bir süre bakındıktan sonra kendisini, oradaki zor durumundan kurtarmaya çalışan insanların şaşkın bakışları arasında kendisini altıncı kattan aşağıya bırakmıştı...
*
Hepsi, hızla aşağıya, sarmanın düştüğü yere koştuklarında, hareketsiz yatıyor, burun deliklerinden kan geliyordu...
Ancak karnı şişip şişip indiğine göre hala yaşıyor olmalıydı...
Ama acınacak haldeydi...
Çoğunun gözleri dolmuştu, bazıları gözyaşlarını tutamıyordu...
İçlerinden birisi hemen atılıp, hayvanı elleri arasına almış, hemen bir veterinere yetiştirelim diye bağırınca, diğerleri de toparlanmış ve sarman, zaman yitirilmeden en yakın veteriner kliniğine yetiştirilmişti...
Onu zarar vermeden yakalayamamışlardı ama hiç olmazsa ona son görevlerini yapmaya çalışıyorlardı...
*
Veteriner ilk muayeneden sonra sarmanın henüz yaşadığını, bacak kemiklerinde kırıklar, ciğerlerinde ve çenesinde tehlikeli yırtıklar olduğunu ameliyat edilmesi gerektiğini, yoksa yaşama şansının olmayacağını söylemiş, yapacağı operasyonların tutarını da açıklamıştı...
Söylediği tutar oldukça yüksekti...
Neredeyse, içlerinden bazılarının aylık maaşına denk geliyordu...
Göz göze gelmişler, ne yapalım dercesine birbirlerine bakıyorlardı...
O da bir candı...
Bir şeyler yapılmalıydı, ama nasıl olacaktı...
Derken, herkese karşılık beklemeden yardım etmesiyle tanınan arkadaşları hemen atılıp, tamam demişti, ne gerekiyorsa hemen yapılmasını, masraflarını kendisinin karşılayacağını söylemişti...
Bu çok ama çok önemli bir fedakarlık, tam anlamıyla bir insanlık dersiydi...
Paranın ne önemi var diyen insanlar hala vardı...
*
Sarman hemen ameliyata alınmış ve sonunda hayati tehlikeyi atlattığı haberi alınmıştı...
Birkaç gün daha veteriner kliniğinde gözetim altında kalması ve sonrasında da iyi bakılması gerekiyordu ama herkes buna razıydı...
Sonunda kurtarılmıştı ya, önemli olan buydu...
*
O birkaç gün geçmiş sarmanın klinikten taburcu olacağı gün gelmişti, fakat veteriner, geçirdiği operasyonlar nedeniyle güçsüz olduğunu, sokakta diğer hayvanlarla baş edemeyebileceğini, tırmanma ve koşma reflekslerini tekrar kazanması için hiç değilse on beş yirmi gün daha korunmasında yarar olduğunu söylüyordu...
Onu bu haliyle ortalarda bırakmak demek, tekrar ölüme terk etmek olacaktı...
Mutlaka bir çare bulunmalıydı...
*
Bu kez bir başka arkadaşları onu koruyabileceğini, oturduğu sitenin bahçesinin bunun için uygun bir ortam olabileceğini, site görevlilerinden de yardım alarak, sarmana belli bir süre kalabileceği güvenli bir yer bulabileceğini söylemiş, hepsinin yüzü gülmüştü...
Şimdi sarman emin ellerde yeni yaşamına hazırlanacaktı...
Hepsi çok sevinçliydi...
İnsanlık yapıp, hiçbir karşılık beklemeden bir canlıya yardım etmenin, onu kurtarmanın verdiği vicdani huzuru yaşıyorlardı...
Bundan daha büyük mutluluk olabilir miydi?


Mustafa Tuğrul Turhan                                                                05.05.2014

2 Mart 2014 Pazar

Yasal Olmak, Hukuki Olmak Değildir...

Otuz Marttan günü yapılacak olan yerel seçimlerde Çayyolu, Çankaya belediyesi için oy kullanacaktır...
Ve sonrasında fiilen ve de resmen Çankaya belediyesine bağlanacaktır...
*
En büyük arzumuz Çayyolu’muza sunulan belediye hizmetinin aksamadan ve de kalitesi artarak devam etmesidir...
*
Çankaya belediyesinin Çayyolu gibi kendisine bağlanan yeni bölgelere götüreceği hizmetler için ciddi bir hazırlık yapması gerekmektedir...
*
Mesela, en basit örnek olarak, Yenimahalle belediyesinin çöp konteynerlerini kullanımdan kaldırıp yerine yere gömülü derin hazneli çöp toplama tanklarını kullanmaya başlamasıyla birlikte, bu tankların yerinden çıkartılıp içindeki çöpün alınabilmesi için satın aldığı özel vinçli çöp araçları, çöpleri hala konteynerlerle toplayan Çankaya belediyesinde bulunmamaktadır...
Bu durumda Çankaya belediyesinin Çayyolu bölgesi için bu araçlardan temin etmesi zorunlu olmaktadır...
Bu ve buna benzer işler için yapılacak harcamalar için de Çankaya belediyesinin ek yeni gelir kaynaklarının olması icap etmektedir...
*
Peki, bu kaynak bulunabilecek midir?
Soruya yanıt verebilmek için belediyelerin gelirleri ile ilgili mevzuata göz atmakta fayda vardır...
Bilindiği üzere, belediyelerin en önemli iki gelir kaynağı bulunmaktadır...
Bunların birisi 1986 yılından beri doğrudan kaynak yaratılması için toplanması belediyelere bırakılmış olan Emlak Vergisi gelirleri, diğeri de Genel Bütçe vergi gelirlerinden aktarılan paylardır...
Emlak vergisi gelirleri önemli bir kaynak olarak görülmekteyse de Genel Bütçeden aktarılan paylar, ortalama yüzde elliler düzeyinde belediyelerin asıl gelir kaynağı olmaya devam etmektedir...
*
Genel bütçeden aktarılan payların, ilgili 5779 sayılı Yasa gereğince, yüzde seksenlik kısmı belediyelerin nüfusuna, yüzde yirmilik kısmı da gelişmişlik endeksine göre dağıtılmaktadır...
Ve anılan yasanın ikinci maddesi son bendi uyarınca,  “Belde, köy, mahalle veya bunların bazı kısımlarının bir belediyeye katılması veya birleşmesi halinde bu belediyelerin payı, katılma veya birleşmenin fiilen gerçekleştiği tarihi takip eden Ocak ayının birinci gününden itibaren yeni nüfuslarına göre” hesaplanmaktadır...
*
Buna göre Çayyolu bölgesi, otuz Marttan sonra kendisine bağlanacağından,  Çankaya belediyesinin, Çayyolu’nun gelişmişlik endeksi ve nüfusuna göre yeniden belirlenecek genel bütçe payından, otuz Martı takip eden Ocak ayının birinci gününden, yani 2015 Ocağında sonra yararlanabileceği anlaşılmaktadır...
Bu da hiç kuşkusuz, belediye hizmetleri için ciddi bir kaynak sorunu ve dolayısıyla kalitesizlik demektir...
*
Söz konusu yasa maddesi hükmüne göre, Çankaya belediyesinin Çayyolu’nun kendisine bağlanmasından tam dokuz ay sonra bu bölge için gelir almaya başlayabilecek olmasının yanı sıra, diğer gelir kaynağı olan Emlak vergisinin de geçtiğimiz yıl için Yenimahalle belediyesine ödenmiş olması nedeniyle, Çayyolu bölgesinden Emlak vergisi ilk taksitinin ödeneceği Mayıs 2014 ayına kadar bir vergi gelirinin olamayacağı ve dolayısıyla belediye hizmetleri için gereken kaynak sıkıntısının ciddi boyutlara ulaşacağı, bunun da hizmetin kalitesini olumsuz etkileyeceği açıktır..
*
Anılan yasada, her ne kadar bir mahallenin bir belediyeden alınıp bir başka belediyeye bağlanması halinde, o mahalleyi devralan belediyeye, mahallenin eskiden bağlı olduğu belediyenin, mahalleliden topladığı emlak vergisi ve orada ikamet edenlerin nüfusu oranında genel bütçeden aldığı paydan kaynak aktaracağına dair bir hüküm bulunmuyor olsa da böyle bir kaynak aktarımının zorunluluk arz ettiği  ortadadır...
*
Çayyolu halkından geçen yıl toplanan emlak vergileri ve bölgenin nüfusu ve gelişmişlik endeksine göre genel bütçeden alınan payların ve bu gelirlerle alınan makine parkı v.s gibi değerlerin belli bir bölümünün Çankaya belediyesine devredilmesi yasal olmasa da hukuki ve etik bir gerekliliktir...
Çünkü bölge insanının ödediği vergilerin ve genel bütçeden pay alınmasına yaptığı gelişmişlik ve nüfus yoğunluğu gibi katkılarının yine bölge insanı tarafından kullanılması hakkaniyet ilkesinin gereğidir...
*
Çankaya belediyesi, şimdiden bu hakkın alınması için gereken her türlü girişimde bulunmalı ve Çankaya belediyesine başkan olmayı hedefleyen adaylar da seçilmeleri halinde bu süreci kararlılıkla takip etmelidir...
Zira bu, hizmete kaynak bulmanın ötesinde, bölge halkının hak ve hukukunun korunması demektir...


Mustafa Tuğrul Turhan