13 Haziran 2015 Cumartesi

ŞAHİT   (Anı Öykü)

Meclis Soruşturma Komisyonunun kapısında içeriye çağırılmayı beklerken heyecandan kalbi duracaktı. Bir hafta kadar önce aldığı komisyon başkanınca imzalanmış olan çağrı mektubunda, bugün bu saatte bilgisine başvurulmak üzere hazır bulunması istenmişti. Önceki hükümetin başbakanı Tansu Çiller hakkında açılan soruşturmada ifade verecekti.

Çiller hakkındaki iddia, devlet kuruluşu olan elektrik şirketince açılan bazı ihalelerde usulsüzlük ve yolsuzluk yapıldığının tespit edilmesine karşın gerekli işlemleri yapmayarak ihalelerin belirli firmalara verilmesini sağlamak suretiyle, devleti zarara uğratarak görevini kötüye kullandığıydı. Aynı iddiayla, ilgili bakan hakkında da soruşturma açılmış, onun için de ayrı bir komisyon kurulmuştu.

Komisyonun kendisini dinlemesi çok normaldi. Ne de olsa Teftiş Kurulu Başkanı sıfatıyla, iddia konusunu soruşturup bir rapor düzenlemiş olan müfettişlerin başındaki adamdı. Konuyla ilgili her şeyi en ince ayrıntısına kadar biliyordu. Ve bu işin ta buralara varmasını bir türlü aklı almıyordu.

Bu kapıya gelene kadar olan biten ne varsa, hepsi bugün gibi aklındaydı.

 ***

Bakanlığın veya ilgili kuruluşlarının icraatlarıyla ilgili olarak hemen her gün gelen onlarca isimsiz mektuptan birisi olan, TEDAŞ Genel Müdürlüğünce bazı şehirlerin elektrik şebekesinin yenilenmesi için açılan ihalede usulsüzlük ve yolsuzluk yapıldığının ileri sürüldüğü isimsiz, imzasız mektubu, aslında işleme bile koymayabilecekken, genelde yaptığı gibi ilgisi nedeniyle bir yazı ekinde TEDAŞ’a göndermişti. Kısa süre sonra gelen yanıtta, kurum müfettişlerine yaptırılan incelemede, söz konusu ihalelere ilişkin kararların ortak kararnameyle atanmış olan şirket yönetim kurulunca alınmış olması nedeniyle, konunun bakanlıklarınca incelenmesinin uygun olacağı sonucuna varıldığının belirtilmesi üzerine bakandan bir onay alarak, bir bakanlık başmüfettişini incelemeyle görevlendirmişti.

Yolsuzluk iddiası, zamanın Enerji Bakanı ve özellikle de Başbakanla ilgili olunca yer erinden oynamış, muhalefetteki Refah Partisi başta olmak üzere tüm rakipleri başbakanın ve onun üzerinden hükümeti acımasızca eleştirmiş, zaten iktidarların çok sık değiştiği ülkemizde yine ufukta seçim görünmüştü.

Yolsuzluk iddialarının incelemesi sürerken, genel seçimler yapılmış, Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah partisi, tarihi boyunca aldığı en yüksek oya ulaşsa da hükümeti kuracak yeterli sayıyı bulamamış, birbirini yok etmeyi hedeflemiş düşman kardeşler olan merkez sağdaki ANAP ve Doğru Yol partileriyse, seçimden ikinci ve üçüncü  çıkıp, kamuoyu beklentisi doğrultusunda bir koalisyon hükümeti oluşturmuşsa da ana muhalefette kalan Refah Partisi, bir milletvekili bile parti değiştirdiğinde, dengeleri tamamen değişecek olan mecliste, kendisinin de içinde olacağı başka bir hükümet oluşumunu zorlamak amacıyla, zaten birbirinin altını oymakla meşgul olan hükümetteki iki partinin liderleri hakkında yolsuzluk iddiaları ileri sürmeye ve gensoru önergeleri vermeye başlamış, bakanlık müfettişlerince incelenmesine başlanılmış olan TEDAŞ tarafından açılan ihaleler de bunlardan birisi olmuştu. 

Şimdi, o isimsiz ve imzasız şikayet mektubuyla ilgili olarak başlatılan inceleme bir anda gündeme oturmuş, büyük önem kazanmış, çok dikkatli yürütülmesi, kılın kırk yarılması ve en çok da siyasi atmosferin etkisinde kalınmadan sonuçlandırılması daha da zorunlu olmuştu. Hoş, zaten hukukun üstünlüğüne inanan, yaptığı işe ve kendisine saygı duyan birisinin bu temel prensiple hareket etmesi gerekirdi, ama işin içinde başbakan gibi önemli siyasiler olunca bu hassasiyetin daha da artacağı kesindi.

ANAP ve Doğru Yol Partilerince yeni kurulan koalisyon hükümetinde Enerji Bakanlığı, haklarında gensoru verilen, önceki Başbakan Tansu Çiller ile Enerji Bakanı Şinasi Altıner’in üyesi olduğu Doğru Yol partisinde değil, diğer merkez sağ parti olan ANAP’ta kalmış, yeni enerji bakanı, verilen gensoru önergesi görüşülmeden raporun tamamlanmasını ve gerçek neyse ortaya çıkartılmasını isteyince, Başkan da incelemenin süratle bitirilmesi için daha önce görevlendirdiği başmüfettişe yardımcı olarak iki genç müfettişi daha görevlendirmiş, raporu bir an önce tamamlamalarını istemişti.

***

Verilen gensorular, parti liderlerinin birbirlerini haksız mal edinme gibi ağır iddialarla suçlaması, her gün ortaya başka bir yolsuzluk iddiasının atılması, ülke gündemini meşgul ediyor, bu hükümetin de bundan öncekiler gibi kısa ömürlü olacağı açıkça görülüyordu. Son bir yıl içinde neredeyse iki, üç hükümet kurulmuş ve tür sebeplerden, liderlerin birbirlerine güvenmemelerinden dağılmıştı. Kısacası, ülke tam bir siyasi istikrarsızlık içindeydi. Hükümetlerin yarın ne olacağı, birkaç gün sonra hangi koalisyonun kurulacağını, bırakın sade vatandaşı, siyasiler bile bilmiyordu. Her an her şey olabilirdi. Siyasi ortamın bu hali, çok doğal olarak bürokrasiyi de etkiliyor, kimse iş yapmak istemiyor, bürokratlar, şu parti gider de şu gelirse böyle olur, bu gelirse şöyle olur diyerek, kendi geleceği ve koltuğunu peşinde koşturuyor veya gözüne kestirdiği bir makamı elde etmek için her türlü entrikayı çevirmekten çekinmiyor, siyasi düşüncelerine göre kamplaşıyor, birbirlerinin altını oyuyordu.

Böyle bir durumda soruşturma yapmak, objektif bir çizgide ilerlemek de olağanüstü çaba istiyordu. Hele bazı müfettişlerin, mesleklerinin temel ilkeleri olan tarafsız olmak, hukuk içinde kalmak yerine, siyasi görüşleri doğrultusunda davranması söz konusu ise bunu başarmak daha da zorlaşıyordu. Kim ne işle uğraşırsa uğraşsın, bir siyasi düşünceyi benimsemesi, bir dünya görüşünün olması elbette ki çok normaldi; Lakin normal olmayan, özellikle de görevleri hak ve adalet dağıtmak olanların bu düşüncelerini işlerine yansıtmaktan kaçınmamasıydı.

Elektrik şebekesi ihalelerini soruşturmakla görevlendirilen başmüfettiş de siyasi düşüncelerini, kişisel hesaplarını işine yansıtmamayı çoğu kez beceremeyenlerdendi. Kendisi, demokrat ve “solcu” olduğunu iddia etse de iş üretmeyen asalak yapısı, at yarışı tutkusu, tembelliği, insan ilişkileri, aslında bir siyasi çizgisi olmadığını gösteriyordu. Yaptığı soruşturmalarda özellikle “sağ” görüşlülere karşı subjektif tavırlar takınmayı solculuk sanıyordu. Yanına yardımcı olarak görevlendirilen iki yeni müfettişse, suya sabuna dokunmazmış gibi görünseler de asında Refah Partisiyle aynı çizgiyi paylaşıyor, henüz yeni oldukları için bunu fark ettirmemeye çalışıyorlardı.

***

Günler ilerliyor, zaman geçip, gensoru görüşmeleri yaklaşıyor ama bu üç müfettiş soruşturmayı bir türlü bitirmiyordu. Başkan, hangi aşamada olduklarını sorduğunda, birkaç gün içinde raporu vereceklerini söylüyor, ama sözlerinde durmuyorlardı. Buna gerekçe olarak, her seferinde bir sürü bahane uyduruyor, son anda aldıkları bir telefon ihbarı üzerine, yeni dosyalar incelemek durumunda kaldıkları gibi ilginç açıklamalar bile yapıyorlardı.

Başkansa, onlardan aldığı söz doğrultusunda Bakan Hüsnü Doğan’a bilgi verip, raporun birkaç içinde elinde olacağını söylediği için her defasında mahcup oluyor, ister istemez o da bahaneler uydurmak durumunda kalıyordu. Fakat bu yaşananlar en az üç dört kez tekrar etmiş, başkanın artık bakana karşı bahane uyduracak yüzü kalmamıştı.

Üç kişi çalıştıkları halde bu işin, bu kadar uzaması hiç normal değildi. Ve başkan bunun gerçek nedenini biliyordu. İşin başındaki başmüfettişin inisiyatifinde kendisine karşı bir oyun oynanıyordu. Teftiş Kurulu Başkanının vefatından sonra, ardı ardına hükümet değişiklikleri yaşanması nedeniyle asaleten ataması yapılmadığı için vekaleten yürütmekte olduğu bu göreve talip olan bir çok başmüfettiş, kendisine yardımcı olmadığı gibi köstek olmaya çalışıyor, başarısız olması için ellerinden gelen her türlü engellemeyi yapıyor, başkanlığa kendileri atanabilmek için her yolu mubah sayıyorlardı. Bu soruşturmanın bitirilmemesi de bu işlerin bir parçasıydı. İşin başındaki başmüfettişin amacı, onu, vekaleten yürüttüğü başkanlık görevini layıkıyla yapamayan, bir soruşturmayı bile bitirtemeyen, beceriksiz, başarısız birisi olarak gösterip, bakanın gözünden düşürerek görevden aldırmaktı. Gerisiyse, Allah kerimdi. Yanındaki yeni müfettişler de bu oyunun pasif aktörleriydi. Onlar, tıpkı Refah Partisinin izlediği siyaset gibi, ortalığın karışıp, tarafların birbirini yemesiyle kendileri gibi düşünenlere ortam doğmasını bekliyorlardı. 

Başkansa, yönetici olmanın sorumluluğunu taşıdığı için, bu olanları başından beri bakanlık makamına yansıtmamış, teftiş kurulu içinde bir çatışma, bir sürtüşme ortamı yokmuş gibi davranmaya çalışmış, kan kusmuş kızılcık şurubu içtim demişti. Ama artık bıçak kemiğe dayanmıştı. Bu gidişe bir dur demenin, disiplini ele almanın zamanı gelmişti.

İlk iş olarak, soruşturmayı yürüten ekibin koordinatörü başmüfettişi arayıp, bundan sonra her gün yaptıkları işi akşama kendisine bildirmelerini, raporun yazılan kısımlarını da sayfa, sayfa göndermelerini istemişti. Nasıl olsa sonunda o raporu okuyup, düzeltmelerini yaptırdıktan sonra bakana sunacak olan kendisiydi. Onun için, böylece hem müfettişlerin kendisini aldatıp sırt üstü yatmalarını engellemiş olacak, hem de biten bölümleri şimdiden okuyup zaman kazanacaktı.

Ertesi gün, raporun biten bölümleri diye gönderilen üç beş sayfa yazıyı görünce, sinirden deliye dönmüştü. Adamlar, günlerdir hiçbir şey yapmamışlar, resmen kendisini yanıltmışlardı. Bu gidişle soruşturmanın değil gensoru görüşmelerine kadar, bir yıl içinde bitirilip raporunun yazılması mümkün değildi. Bu durumda, normal olarak haklarında disiplin işlemi yapmak gerekirdi. Ama bu, onların işine gelirdi. Çünkü kaybedecekleri hiçbir şey yoktu. Başkansa bunu yaptığında, bir işi yapamamış, eline yüzüne bulaştırmış adam olacaktı. Bunları düşünüp, mücadeleyi daha akıllı ve sakin yürütmeye karar vermişti.

Gensoru önergesinde Başbakan ve Bakan hakkında ileri sürülen iddiaların özünde, ihalelere müdahale ettikleri, usulsüzlük ve yolsuzluk yapıldığı halde ihaleleri iptal etmedikler şeklinde olduğunu dikkate alıp, müfettişlerle bir toplantı yaparak; TEDAŞ’ın özerk bir kuruluş olması nedeniyle, ihalelerin iptal edilmesine bakan veya başbakanın karar veremeyeceklerini hatırlatıp, siyasilerin ve yeni Bakanın, Başbakan ve eski Bakanın bu ihalelere bir şekilde müdahale edip etmediğini görmek için kendilerinin düzenleyeceği raporu beklediklerini belirttikten sonra, incelemelerde böyle bir müdahalenin olduğunu gösteren bir belge bulunamadığına göre, konunun TEDAŞ yöneticilerinin verecekleri ifadelerle aydınlığa kavuşturulabileceğini anlatıp, ertesi gün yönetim kurulunun beş üyesinin ifadelerini alarak, kısa bir bilgi notunu kendisine ulaştırmalarını söylemişti.

Bu yapıldığında Başkan, Bakanın ve mecliste Bakanı sıkıştıran ANAP parti gurubunun istediği raporu almış olacaktı. Artık müfettişlerin kaçacağı, kaytaracağı bir zemin kalmamıştı. Bir ara, hepsini aynı gün nasıl bulacağız falan gibi komik sayılacak mazeretler üretmeye kalkmışlarsa da başkan, TEDAŞ yöneticilerini hemen aramalarını ve hepsini yarın için çağırmalarını söyleyerek bu girişimlerini bertaraf etmişti.

Nitekim, ertesi gün akşam geç saatlerde de olsa, yönetim kurulu üyelerinin ifadeleri ve bunlara dayanarak müfettişlerce hazırlanan kısa bilgi notu elindeydi. Başkan, müfettişlerin oyununu bozmuş, istediğini almıştı. Daha da önemlisi, olay da aydınlanmıştı. Yönetim Kurulu Üyeleri, soruşturma konusu ihalelerle ilgili olarak ne Başbakan Çiller’in ne de Bakanın doğrudan veya dolaylı olarak kendilerini aramadığını, herhangi bir müdahalelerinin olmadığını kesin bir dille belirtiyordu.

Başkan derhal, soruşturmanın siyasi müdahale boyutu itibariyle sonuçlandığını ve bu açıdan ileri sürülen iddiaların gerçek olmadığı anlaşıldığından yapılacak bir işlemin de bulunmadığını, ihalelerde usulsüzlük yapılıp, yapılmadığı yönünden ise soruşturmanın kısa süre sonra tamamlanacağını belirten bir onay hazırlayarak bakana gitmiş ve imzalatmıştı.

Bakan Hüsnü Doğan’ın bu konuda ta başından beri sergilediği tavır, adeta bir ders niteliğindeydi. Kendisi Doğru Yol Partisine rakip partinin mensubu olmasına karşılık, siyasi rakipleri hakkında açılmış olan soruşturmanın şu veya bu şekilde yürütülmesi veya sonuçlanması için baskı yapmak şöyle dursun, bir görüş bildirmemiş, ima anlamına gelebilecek herhangi bir davranışta bile bulunmamıştı.

Bu çok, ama çok önemliydi. Hoş, bulunsa onun dediği gibi mi yapılacaktı? Hayır, ama bunu yapmaması ve teftiş kuruluna özgür ve rahat bir çalışma ortamı yaratması övgüyü hak etmiş bir devlet adamlığı örneğiydi. Aslında olması gerekeni yapmış, normal bir davranış göstermişti, fakat içinde bulunulan ortamda ve her türlü anormalliğin yaşandığı bu ülkede, artık normal davranışlar olağan dışı görülüyordu. Bu aynı zamanda, Başkan için de çok öğreticiydi, Bakan ve teftiş kurulu ilişkisi açısından önemli bir tecrübeydi. Kıymetini ileride çok daha iyi anlayacaktı.

Bu kısa rapor, parti gurubunda okunduğunda siyaseti, rakiplerini nasıl ve ne şekilde olursa olsun yok etmek olarak görme kısırlığı içinde olan bazı milletvekillerince, tepkiyle karşılanmışsa da Bakan Hüsnü bey, teftiş kuruluna güvendiğini ve işin gerçek boyutunun raporda anlatıldığı gibi olduğunu sakin bir üslupla anlatarak, aklı selimin egemen olması için uğraşmış, ancak ne yazık ki, pek başarılı olamamıştı.

 ***

Başkan, hedefe ulaştığı için artık soruşturmanın geri kalan kısmının yazılmasını bekletmeye gerek kalmadığını gören müfettişler kısa süre sonra kalan bölümlerlere ait raporu da vermiş, fakat bu sefer de işe siyasi görüşlerini yansıtmış, objektif olamamışlardı. Rapor okunduğunda bu hemen fark ediliyordu. Küçük, basit eksikleri abartmış, mesela ihaleye girme koşullarından olan belli sürede, belli sayıda işçi çalıştırma zorunluluğuyla ilgili olarak, çalışıyor gösterilen bazı işçilerin sigortasının, sonradan ihaleye girerken cezalı yatırılmak suretiyle belli süredir çalışıyor gibi gösterildiğini gerekçe göstererek ihalelerin iptal edilmesi gerektiği sonucuna varmışlardı. Oysaki, ihalelerde iddia edildiği gibi iptal edilmelerini gerektirecek ciddi bir usulsüzlük yoktu. İptalin ötesinde, ihale komisyonu üyelerinin memuriyetten çıkartılmaları gibi çok ağır cezalar da önermişlerdi.

Eksiltme yoluyla yapılan söz konusu ihalelerde yakalanan indirim oranlarıysa, benzer ihalelere göre çok iyi seviyedeydi. Dolayısıyla ihalelerin iptal edilmesi durumunda çıkılacak yeni bir ihalede bu indirim oranlarının elde edilmesi çok zor olacağından bir kamu zararıyla karşılaşılması kuvvetli ihtimaldi.

Başkan bunları düşünerek müfettişlerin görüşlerine katılmadığını hukuki gerekçeleriyle belirterek bir Başkanlık görüşü yazmış ve raporu Bakan’a böyle sunmuştu. Bu yaptığı aslında öyle basit bir iş değildi. Yılların başkanları bile, kendilerine sunulan raporlarda müfettişlerden farklı düşündüklerinde, bananeci davranıp, sorumluluk alacağı korkusuyla, ayrı bir başkanlık görüşü koymaktan kaçınırken, henüz vekil konumunda olan genç Başkanın, hem de böylesine kamuoyuna mal olmuş bir konuda hiç çekinmeden inandığı görüşü yazması çok önemliydi.

 ***

Bakan Hüsnü bey, her raporu onaylarken yaptığı gibi, Başkanı karşına oturtup, raporun en azından sonuç bölümünü dikkatle okumuş, ancak bu defa hemen onay imzasını atmamış, bu raporu hafta sonunda ilgili genel müdür ve müsteşarın da katıldığı bir toplantıda birlikte görüşmeyi istemişti.

Pazar günü öğleden sonra müsteşarın odasından bir ara kapıyla geçilen salonda toplandıklarında Bakan, konuyu bir kez daha baştan anlatmasını istemiş, Başkan da detaylı olarak bütün sonuçlarıyla soruşturma sürecini açıklamış ve  müfettişlerin ne önerdiğini, kendisinin hangi hukuki gerekçeyle bunlara karşı olduğunu ayrıntılarıyla belirtmişti. Müsteşar, iki de bir Başkanın lafını kesip, eleştirel sorular sorarak, müfettişler gibi ihalelerin iptal edilmesi gerektiğin düşündüğünü belli etmiş, Bakansa başından beri başkanın görüşlerine katıldığı izlenimi vermişti. İhalelerden sonra şirkete atanan genel müdürse, hiç konuşmadan oturmuş, ne düşündüğüne dair renk vermemişti. Konuşmalar ilerleyip de bakanla başkanın görüşü üstünlük kazanmaya başlayınca müsteşar, bir de raporu düzenleyen başmüfettişi dinleyelim demiş, başkanın, günlerden Pazar olduğunu evinde olup olmadığını bilmediğini söylemesine fırsat kalmadan, telefonla sekreterini arayıp, başmüfettişin ismini vererek toplantıya çağırmasını söylemişti.

Bundan bir iki dakika sonra, Başkan, mesai günlerinde at yarışlarını kaçırmayan başmüfettişin Pazar günü büyük olasılıkla orada olacağını, çağırmak için boşa uğraştıklarını düşünürken kapı açılmış, başmüfettiş takım elbiseli ve kravatlı olarak elinde çantasıyla içeri girmişti. Bu çok şaşırtıcıydı. Belli ki, bu müsteşar ve başmüfettiş tarafından daha önce planlanış bir işti. Ama neden böyle bir şeye gerek duyulmuştu anlamak mümkün değildi. Açık, açık yapılabilir, herkes çağırılabilirdi. Kapalı kapılar ardında hesap kitap yapmanın kime ne yararı olabilirdi. Herkes işin doğrusunu yapmaya, gerçeği bulmaya çalışılmıyor muydu? Daha doğrusu böyle olması gerekmez miydi?

Başmüfettiş, kendine söz verilir verilmez ortaya öyle bir tablo koymuştu ki, TEDAŞ ihalelerinde yapılmayan usulsüzlük kalmamış, her türlü kirli oyun oynanmıştı.  Fakat işin garip tarafı, bunlar raporda yazılı değildi. O nedenle önce Başkan sözünü kesip, peki o halde bunlar olmuşsa rapora neden yazmadınız? Diye sormuş, sonra da Bakan, işçilerin sigorta primlerinin cezalı yatmasıyla çalıştıklarının kabul edilmesinin sosyal sigortalar kurumunun işi olduğunu, insanlar bu şekilde emekli bile oldukları halde, bizim bunu nasıl iptal sebebi sayacağımızı sormuş, başmüfettişin havası bozulmuştu. Bu sorulara, hiçbir ciddi ve tutarlı açıklama yapamamış, müsteşar da istediği desteği bulamamıştı. Hal böyle olunca müsteşar, biraz özel görüşmek istediğini söyleyerek, Bakanı hemen yan taraftaki odasına götürmüş, bu arada başkan da genel müdüre, kendi kurumuyla ilgili herkes konuşurken neden sustuğunu sormuş, bir gün önce bakanla görüşüp fikirlerini söylediği için burada aynı şeyleri konuşmaya gerek görmediği yanıtını almıştı.

Müsteşarın talebi üzerine baş başa yaptıkları görüşmeden sonra salona tekrar geldiklerinde, Bakan oldukça düşünceli ve durgundu. Gözlerini başkandan kaçırarak, ihalelerin iptal edilmesinin daha iyi olacağını, bunun nedenle, yazdığı karşı görüşünü onaydan çıkartması gerektiğini söylediğinde az önceki düşüncesinden farklı bir noktada olmasının sıkıntısı içinde olduğu her halinden belliydi. Söylediklerinden utanır gibiydi.

Başkan, olanlara şaşırmıştı. İçeri de yapılan konuşmada ne olmuştu da Bakan birden dönmüştü. Bilemezdi, ama bildiği tek şey kendisinin hukukun ve vicdanının gereğini yaptığıydı. O nedenle, hemen peki demeyi hem bunlara hem de kişiliğine karşı saygısızlık olarak görüp, fakat bu benim vicdani kanaatim diye yanıt verdi. Bakan, çok kararlı ama son derece yumuşak bir şekilde, evet biliyorum, ama bu sorumluluğun altına girmeyelim, sizden rica ediyorum, ama personelin işten atılmasına karşı olan görüşünüz kalsın size aynen katılıyorum dediğinde, artık direnmenin anlamı kalmamıştı. Bakan, hem bir orta yol bulmuş gibi davranmış, hem de zor durumda olduğunu kendisini anlaması gerektiğini sezdirmişti. Bu da çok nazik bir davranış örneğiydi. Baştan beri hoyrat davranan müsteşar, Bakanın yerinde olsa kim bilir nasıl davranırdı? Hem herkese rağmen ille de benim dediğim doğru diye diretmenin bir yararı olmayacağı belli olmuştu. Tersine, sanki başkan bir takım hesaplar peşindeymiş gibi algılanacak duruma gelmişti. Uzatmadı, raporu ve onayı alıp, makamına çıktı. Gerekli düzeltmeleri yaptı ve tekrar toplantı salonuna dönüp raporu bakana onaylattı. Artık ihaleler iptal edilecekti. Müsteşar ve müfettişlerin istediği olmuştu.

Başkan ertesi gün ihalelerin iptal edilmesini öngören raporu ve bakan onayını gereği yapılması için elektrik şirketine göndermiş, üstüne düşen son işlemi de yapmıştı. Bundan sonra gereğini TEDAŞ yönetimi yerine getirecek, ihaleleri iptal edecekti.                                          

***

Eski başbakan Tansu Çiller ve enerji bakanının elektrik şebekesi ihalelerine müdahalelerinin olmadığı yönündeki teftiş kurulu raporuna rağmen mecliste yapılan gensoru oylamasında, iktidar ortağı oldukları ANAP’ın milletvekillerince de haklarında soruşturma açılması için oy verilmiş ve bunun üzerine Çiller’in genel başkanı olduğu Doğru Yol partisi hükümetten çekilme kararı alınca da yeni bir hükümet arayışı doğmuştu.

Hükümeti kurma görevi bu kez, seçimde birinci olan Refah Partisi başkanı Necmettin Erbakan’a verilmiş, o da bu fırsatı iyi değerlendirerek, mutlaka iktidar olmayı istediğinden, yüce divana gönderilme tehdidi altında bulunan eski başbakan Çiller’in partisi Doğru Yol’a şartlarını daha rahat kabul ettirip, kısa süre önce yolsuzlukla suçladığı bu parti ve lideriyle, Refah-Yol koalisyon hükümetini kurarak amacına ulaşıp, başbakan olmuştu.

Ne yazık ki, ülkede siyaset böyle yapılıyordu. Yolsuzluklar, yoksulluklar gerçekte hiçbir partinin umurunda değildi. Önemli olan iktidar erkini ele geçirmek, nimetlerinden yararlanmaktı. O nedenle dün yolsuzlukla suçlayıp, ertesi gün onunla hükümet ortağı olunabiliyordu. Bu hem suçlayanın, hem de suçlananın içine sinebiliyordu. Gerçek buydu. Namustan, dinden, imandan söz edilerek atılan hamasi nutukların göz boyamaktan başka anlamı yoktu.

Yeni hükümetle birlikte işler tersine dönmüş, bu kez de eski başbakan Çiller’in  partisi misilleme yapar gibi, iktidardan düşen eski ortağı ANAP’ın genel başkanı Mesut Yılmaz hakkında gensoru önergeleri vermiş, yeni ortağıyla birlikte saldırıya geçmişti.

Refah Partisi, her iki merkez sağ partiye de ağır yaralar vermiş olmanın rantını toplarken, ANAP ve Doğru Yol partileri amansız kavgalarını hızla sürdürüyordu.

Hükümet, ilke ve amaç birliğinden ziyade, menfaat çakışmasıyla ayakta duruyordu. Refah Partisinin, hükümette olmak için, Çiller’in partisine, Çiller’in de yüce divana gitmemek için, Refah Partisine ihtiyacı vardı. Dolayısıyla, karşılıklı menfaatler devam ettiği sürece hükümet devam edecekti.

Bu tablo, aslında eski başbakan Çiller hakkında verilen gensorunun kabul edilmesiyle kurulan soruşturma komisyonundan nasıl bir sonuç çıkacağını da gösteriyordu.

***

Bu yeni hükümetin görev dağılımında, Enerji Bakanlığı Refah Partisine verilmişti. Yani artık yeni enerji bakanı, önceki hükümet zamanında TEDAŞ’ca yapılan şehir şebekesi ihalesinde usulsüzlük ve yolsuzluk yapıldığı halde bu ihaleleri iptal etmedikleri gerekçesiyle Çiller ve onun enerji bakanı hakkında gensoru veren partidendi.

Refah Partisinin Enerji Bakanıyla Başkanın frekansları tutmuyordu. Bakan, her hal ve hareketiyle bunu belli ettikçe, başkan büyük rahatsızlık duyuyor ve göreve devam ettirilmeyeceğini seziyordu. Ne var ki, kendisine resmi bir tebligat yapılıncaya kadar işinin başındaydı.

Bakanın göreve başlamasıyla birlikte, kadrolaşma da hızla başlamış, genel müdürü dışında TEDAŞ yönetiminin de bir bölümü değiştirilmiş, Refah Partisine yakın bürokratlar göreve getirilmişti.

Bakanlıkta da değişiklikler olmuş ancak müsteşar, babasının Diyanet İşleri eski başkanı olması nedeniyle Refah Partisiyle kurduğu yakınlık üzerine görevden alınmamış, kısa sürede hidayete ermiş, yaptığı manevralarla kırk yıllık dinci bürokrat oluvermiş, kendisi müsteşar yapan önceki hükümetin görevlendirdiği bürokratlar kıyılırken gözünü bile kırpmamıştı.

TEDAŞ raporu görüşülürken ters düştükleri için olsa gerek, başkana da gayet soğuk davranıyordu.

***

İplerin giderek gerildiği günlerden birinde, başkan, müsteşarın görüşme talebi üzerine yanına gittiğinde odada, TEDAŞ’ın genel müdürü ve şirketin bağlı olduğu  müsteşar yardımcısı da vardı. Müsteşar, oldukça mesafeli bir üslupla oturmasını söyleyip, hal hatır sorduktan sonra masasının üstünde duran bir yazıyı başkana uzatarak okuyup, fikrini söylemesini istemişti. Başkan, TEDAŞ’ın bakanlığa hitaben hazırlanmış olduğu yazıyı hızla okuduğunda, bir önceki bakanın imzaladığı soruşturma raporuyla iptal edilmeleri istenilen elektrik şebekesi ihalelerinde alınan teklif fiyatlarının çok uygun olduğu, ihalelerin iptal edilmesi durumunda bir daha bu fiyatların yakalanamayacağı ve kurumun zarara girebileceği hususları belirtilerek iptalden vazgeçilmesinin talep edildiğini görünce, dudaklarına oturan acı bir gülümsemeyle, yazıyı müsteşara geri uzatarak, ben bunu aylar önce söylemiştim dediğinde, odada soğuk gibi bir hava esmişti.

Kısa süren sessizlikten sonra müsteşar, bu defa açıkça ihaleleri iptal etmek istemediklerini, bunun için ne yapmaları gerektiğini sormuş, başkan da iptalin soruşturma raporunun bakanlık makamınca imzalanmasıyla başlatılan bir süreç olması nedeniyle, iptalden vazgeçilmesin de usul yönünden aynı prosedür izlenerek bakan imzasıyla yapılması gerektiğini söylemişti.

Birkaç gün sonra da TEDAŞ’ın ihalelerin iptallerini durduran ve işlemlerinin kaldığı yerden yürütülmesini öngören yazısı, bu ihaleleri iptal etmedikleri için eski başbakan Çiller ve bakan hakkında gensoru veren ve meclis görüşmeleri sırasında, devletin kör kuruşunun hesabını sorar ve yetimin hakkını korur görünen Refah Partisinin bakanınca aynen imzalanmıştı.

İlkesiz siyaset ve onun emrindeki ilkesiz bürokrasi bu olsa gerekti.

Bunda birkaç gün sonra da başkan görevinden alınmış, yerine İmam Hatip kökenli olması nedeniyle formasyonu Refah Partisine uygun bir müfettiş atanmıştı.

İhalelerle ilgili soruşturmada doğru yerde duran ve hukukun gereğini savunan tek kişi Başkan olmuş ve görevini kaybetmişti.

O şimdi, meclis komisyonun kapısında içeri alınmasını bekleyen sıradan bir başmüfettişti.

Birazdan içeri girecek, oynanan tiyatroda üstüne düşen son rolünü sergileyecekti.

 ***

Komisyon toplantı odasına girdiğinde, oldukça kalabalık bir milletvekili topluluğu ona bakıyordu. Bu bakışların çoğunda, o tarihlerde kırklı yaşlarda olup, yaşını da göstermediğinden, koca bakanlığın teftiş kurulu başkanı bumuymuş ifadesi vardı.

Komisyon Başkanı, uzun oval masanın bir başında oturmuş, diğer komisyon üyeleri de iki yanından başlayarak masanın etrafına dizilmişlerdi. O, komisyon başkanının tam karşısına denk gelen, masanın diğer başındaki boş sandalyeye oturtulmuştu. Önünde bir mikrofon vardı, bu mikrofona konuşacak ve söyledikleri aynı zamanda kayıt edilecekti. Komisyon Başkanı, önünde bulunan dosyanın sayfalarını hızlı hareketlerle çevirip, kendince konuyu özetledikten sonra bodoslama, evet bu çerçevede başbakanın sorumluluğu var mı, yok mu diye sormuş, eski başkan da konuyu soruşturup bir rapor hazırlamış olduklarını ve kendilerine gönderdiklerini, orada Başbakanın söz konusu ihalelere müdahale ettiğine ilişkin bir tespitlerinin olmadığını söyleyince, Komisyon Başkanı, sinirli bir tavırla, “ne demek yani Başbakanın sorumluluğu yok mu?” Diyerek azarlarcasına yüksek sesle tekrar sormuştu. Başkan, bu defa da bu sorumluluğu ortaya koyacak olanın komisyonları olduğu, bu sorunun muhatabının kendisi olmadığı yanıtını vermiş ortalık buz kesmişti. Bunun üzerine komisyon başkanı kendisinin “şahit” sıfatıyla ifadesine başvurulduğunu söylemiş, eski başkan da kendisine sanki sanıkmış gibi davranıldığını ve bundan üzüntü duyduğunu ifade etmişti.

O, herkesin karşılarında el pençe divan durmasına alışkın olan milletvekilleri, bu çıkıştan rahatsız olmuşlardı. İçlerinden birisi, sen de sorularımıza kaytararak cevap veriyorsun suçlamasında bulununca, bildiklerini zaten yazılı olarak ilettiğini, burada da bunları tekrar ettiğini, Başbakanı suçlamanın kendisinin haddi olmadığı cevabını vermişti.

Ertesi gün, aynı sahneyi bu kez eski enerji bakanı için kurulan soruşturma komisyonunda yaşamış, her iki komisyonda da neredeyse, “yahu sonucu belli bir soruşturma için ne diye kendiniz yorup, güya ciddi bir iş yapıyor görünmeye çalıyorsunuz” dememek için kendisini zor tutmuştu.

Çünkü, Başbakan Çiller ile ilgili soruşturma için on beş milletvekilinden oluşan komisyonda iktidar ortağı olan Refah ve Doğru Yol Partilerinin sekiz, muhalefet partilerininse yedi milletvekili bulunduğuna göre, sonuçta Çiller’in yüce divana gönderilmesi yönünde karar çıkması pek mümkün görünmüyordu.

Nitekim soruşturma sonunda komisyonda yapılan oylama sonucu da aynen böyle olmuş, yedi evet oyuna karşı, sekiz hayır oyuyla eski başbakan Çiller’in yüce divana gönderilmemesine karar verilmiş, genel kurulda da bu paralelde karar alınmıştı.

Aynı durum, soruşturma devam ederken partisinden istifa ederek, hakkında verilen gensoruya destek vermiş olan ANAP’a geçen eski enerji bakanı için de yaşanmış, eski partisi Doğru Yol ve yeni partisi ANAP milletvekillerince yüce divana gönderilmesi doğrultusunda oy verilmemiş ve o da ikiye karşı, on iki oyla yüce divandan kurtulmuştu.

Bu neticelerle aslında, hak yerini bulmuş, ihalelere müdahaleleri olmayan eski Başbakan Çiller ve eski Bakan aklanmıştı. Lakin bu, gerek komisyonda, gerekse genel kurulda işin aslına bakılıp, hukuki bir değerlendirme yapıldığı için değil, kısa vadeli siyasi hesaplarla hareket edildiği, daha doğrusu manevra yapıldığı için böyle olmuştu.

Yolsuzluk meselelerinin, hak, hukuk adına değil, iktidar elde etmek için gerek duyulduğunda araç olarak gündeme taşındığı bir ülkede, yolsuzlukların önünün alınması acaba nasıl mümkün olacaktı.

Bakanlık teftiş kurulunun eski başkanı, bu soruya kafasında yanıt ararken, askerle, hükümetin arası iyice gerilmiş, Refah Partisi başkanı Erbakan Başbakanlığı bırakmak ve ortağı Çiller’e devretmek zorunda kalmış, bu arada daha görev kendisine verilmeden Çiller’in partisinden çok sayıda milletvekili istifa etmiş, cumhurbaşkanı  hükümet kurma görevini diğer merkez sağ parti ANAP’ın başkanı Mesut Yılmaz’a vermiş ve ülke, daha sonra 28 Şubat olarak anılacak yeni bir döneme ve yeni sorunlara yelken açmıştı.

Mustafa  Tuğrul Turhan

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

 

 

 

12 Haziran 2015 Cuma

Bizim ülke siyasetinin, yolsuzluklarla derdi yoktur...


Özellikle MHP ve CHP’nin yaptığı gibi koalisyona girme şartlarından biri olarak 17-25 Aralık süreci diye adlandırılan 4 eski bakan hakkındaki dosyaların yeniden açılmasını ileri sürmek, kamuoyuna “bakın işte yolsuzlukların üzerine gideceğiz diye verdiğimiz sözü tutuyoruz” demiş olmak için yapılan bir göstermelik tavırdır...
*
Zira herkes çok iyi bilmektedir ki, yolsuzluk meselesi 17-25 Aralık ve dolayısıyla 4 eski bakanla sınırlı değildir...
*
Dolayısıyla yolsuzluk konusunda, AKP’nin iktidara gelir gelmez yaptığı gibi “mecliste bir soruşturma komisyonu kurularak, yolsuzluklarla ilgili tüm ihbar ve iddiaların ele alınacağı söylenmedikçe 17-25 Aralık sakızı, sadece ve sadece göz boyamaya yönelik olacaktır...
*
Hele HDP,  yolsuzluk konuyla ilgili hiç samimi değildir...
*
Onun tek şartı Apo’nun tecridinin kaldırılması ve “Çözüm Süreci” görüşmelerine Apo ile devam edilmesidir...
*
HDP’nin bırakın tüm yolsuzluk iddialarını, 17-25 Aralık sürecinden sonra ortaya atılan 4 eski bakanla ilgili yolsuzluk iddialarıyla da meselesi yoktur...
*
!7-25 Aralıktan sonra 4 eski bakanla ilgili olarak kurulan soruşturma komisyonuna verdiği tek üyeyi de, bakanların yüce divana gönderilmesi yönünde oy kullansa AKP ile ters düşüleceği, gönderilmemesi yönünde oy kullansa kamuoyu nezdinde yolsuzluklara hassasiyet göstermediklerinin ortaya çıkacağı endişesiyle, sudan bahaneler ileri sürerek istifa ettirmiş olmaları, bu tutumlarının en somut göstergesidir...
*
Kaldı ki, yolsuzluk meselesi 17-25 Aralık ve 4 eski bakanla sınırlı tutulduğu sürece AKP, bu bakanları feda etmeye çoktan hazırdır...
*
Ayrıca, meclis genel kurulunca daha önce karara bağlanmış olan bir konunun aritmetik değişti gerekçesiyle yeniden ele alınmasının hukukiliği de ayrı bir tartışma konusudur...
*
Bilindiği üzere bu yolu iktidara gelir gelmez AKP açmış, bir önceki dönemde mecliste haklarında yüce divan kararı verilmemiş olan, Başbakan, Enerji ve Tabii kaynaklar ve Bayındırlık ve İskan Bakanı hakkındaki dosyaları yeniden gündeme taşımış ve meclis çoğunluğuna sahip olması sayesinde, önceki meclis kararına rağmen yeni bir genel kurul kararı çıkartarak bakanları yüce divana göndermiş, bunun ne kadar hukuka uygun olduğu o dönemde de tartışılmıştır...
*
Meclis soruşturma komisyonlarının tarihi bakıldığında, soruşturmaların hukuk esas alınarak değil siyasi kaygılar gözetilerek yapıldığını açıkça görülecektir...
*
Bakmayın siz şimdi 17-25 Aralıkla sınırlandırılarak yolsuzlukların üzerine gidilmesinin koalisyon kurma şartı olarak ileri sürülmesine, MHP ve HDP’nin aynı koalisyonda olmaları oldukça zor olduğuna ve bu durumda AKP’siz bir koalisyon kurulamayacağına göre, AKP bu şartı kabul eder ve koalisyon kurulur, önemli olan o koalisyon ortaklarının vereceği üyelerle kurulacak soruşturma komisyonundaki üyelerin, ve sonrasında genel kurul üyelerinin, koalisyon bozulmasın diye yüce divana gerek yoktur yönünde mi, yoksa koalisyonu bozmaya ve iktidardan gitmeyi göze alarak hukukun gereği yönünde mi oy kullanacaklarıdır...  
*
Olmaz olmaz demeyin, Erbakan başkanlığındaki Refah Partisinin, ANAP ve Doğru Yol Partilerince kurulmuş olan ANA-YOL hükümeti döneminde önceki Başbakan Tansu Çiller ile Enerji Bakanı hakkında, TEDAŞ ihalelerinde yolsuzluk yaptıkları iddiasını ileri sürerek verdiği gensoru sonucunda Çiller ve Bakanı hakkında soruşturma komisyonu kurulmasını sağladığı, ancak daha sonra Çiller ve Doğru Yol Partisiyle hükmet ortağı olup, o soruşturma komisyonunda Refah Partili üyelerin Çiller ve Bakanının yüce divana gönderilmesine gerek yoktur yönünde oy kullandığı, yakın siyasi tarihi hatırlayanların hala hafızalarındadır...
*
Bizim ülke siyasetinin, yolsuzluklarla derdi yoktur...
*
Biz de yolsuzluk meselesi, sadece iktidara gelmek amacıyla, iktidardaki partiyi yıpratmak için kullanılan bir araçtır...
*
Gerisi lafı güzaftır...

Mustafa Tuğrul Turhan

  

2 Haziran 2015 Salı


HOŞGÖRÜ

 
Tatvan’dan Van karayoluyla geçmişti Mesut. Bahar döneminin ikinci durağıydı Van. Bir hafta sonra başlayacak olan Ramazan’ın hemen, hemen yarısını burada geçirecek, yine tozlu dosyalardaki evrakları inceleyecek ve sonunda bir rapor düzenleyecekti. Bu teftişi de bitirip Ankara’ya döndükten sonra eşi ve çocuklarıyla Ramazan Bayramını da içine alacak bir tatile çıkmayı planlıyordu.

 Fakat önce, yaklaşık üç hafta sürecek şu gurbet günlerini bitirmeliydi.

Dışarıdan bakıldığında topu topu üç hafta, göz açıp kapayıncaya kadar geçer denilse de öyle kolay değildi günlerin geçmesi. Hadi, gündüzleri iyi kötü dosyalarla haşır neşir olarak akşam edilirdi de akşamlar, özellikle de geceler uzar gider, bir türlü bitmezdi gurbette.

Teftişi çabuk bitirmek için akşam yemeğinden sonra da çalışmazsa eğer, biraz gecelerin uzunluğunu ve yalnızlığını azaltmak, biraz da sevdiği için olsa gerek, gün batıp da hava hafiften kararmaya başlayınca rakıya oturur, muhabbet edecek birisi olsun olmasın geç saatlere kadar demlenir, sonra alkolün verdiği mahmurlukla kafayı vurur yatardı.

Van’daki ilk gününün akşamında da içinden çalışmak gelmemiş, doğrudan lokale geçerek bir ufak açtırmış, yanına da meze olarak, sadece Van’ın ünlü otlu peynirinden istemiş, ilk yudumumu pencerenin tam karşısındaki çiçeklerle bezenmiş ağacın güzelliği için almıştı.

Birkaç dakika sonra fonda hiç rahatsız etmeyecek bir ses seviyesiyle, derinden, derinden İbrahim Tatlıses’in son kaseti çalmaya başladığında, lokal görevlisinin halden anlayan veya işini iyi yapan birisi olduğunu düşünmüştü.

İbo’nun türküleriyle düşüncelere dalıp dubleyi henüz yarılamıştı ki, iki yardımcısıyla birlikte yanına kadar geldiğini hiç fark etmediği kurum müdürünün, “afiyet olsun müfettiş bey, müsaade var mı oturabilir miyiz” diyen sesiyle irkilmişti.“Estağfurullah, o nasıl söz, buyurun şeref veririsiniz.” Diye yanıtlamasının ardından gelenler saygılı hareketlerle masaya oturduklarında, “siz misafirimizsiniz, yalnız bırakmak istemedik, umarız rahatsız etmiyoruz.” Diye tekrar nezaket göstermişlerdi.

Müdür, hemen garsonu çağırarak, “evladım müfettiş beyin masasını neden donatmadınız” diye sormuş, “efendim kendileri öyle istediler” cevabını alınca da öyle, bir kuru peynirle içtiğine şaşırmıştı.

                                                      ***
Mesut’a kalırsa, masanın ilk oturanı o olduğuna ve müdürle yardımcıları onun masasına geldiğine göre raconda, onlar misafir sayılırlardı. Öyleyse, kendisinin onlara bir şeyler ikram etmesi gerekirdi. Hazır garson gelmişken müdür ve yardımcılarına, “asıl sizler benim masama şeref verdiniz, ben size bir şeyler ikram etmek isterim, ne içersiniz?” diye sorduğunda, “olur mu öyle şey müfettiş bey” demişlerdi. Mesut biraz ısrar edince de, sanki oyunbozanlık yapıyorlarmış da ondan dolayı utanıp sıkılıyorlarmış gibi kendisi ve diğerleri adına müdür,“ biz rakı içmesek, kola veya meyve suyu alsak ayıp olmaz değil mi müfettiş bey” demişti, yüzü hafiften kızararak.

Müdür, bunu söylerken sanki Mesut ayıp olur dese, hatır için ona eşlik edecek kadar saygılı davranmış, birden Mesut’un içinde ona karşı bir sevgi doğmuştu. Anadolu misafirperverliği bu olsa gerekti.

O gece geç vakitlere kadar oturulmuş, dereden, tepeden konuşulmuş, Mesut masadan kalkana kadar hiç birisi kalkmamıştı.

Mesut, lokalin kapısında müdür ve yardımcısından ayrılıp, serin bahar gecesinde misafirhaneye kadar yavaş, yavaş yürüyerek, temiz havayı içine çektikten sonra odasına çekildiğinde saat gece yarısını çoktan geçmişti.

                                                   ***
Ertesi gün mesai saati bittikten sonra bir süre daha yoğun çalışmış, teftiş planını oluşturmuş, ikinci gün olmasına rağmen hiç de fena sayılmayacak bir mesafe almıştı Mesut. Artık akşam yemekten sonra çalışacak hali kalmamış, doğruca lokalin yolunu tutmuştu. Aslında çalışmaktan yorulmazdı; bahar havası mı çarpmıştı nedir? Çalışmak gelmiyordu içinden. Dosyalardan uzaklaşmak, öyle amaçsız vakit geçirmek isteği duyuyordu.

Lokale girdiğinde, çoktan gelmiş ve önceki gün oturduğu masaya yerleşmiş olan müdür ve yardımcıları hemen ayağa kalkarak, onu nazik bir şekilde karşılamış, müdür hemen garsonu çağırıp, “müfettiş beyin rakısını ve peynirini getirin evladım” talimatını vermişti.

Hoş adamdı müdür Derviş bey, gündüz rahat çalışması için gerekli ortamı sağlıyor, ikide bir gelip gidip hiç rahatsız etmiyor, geceleri de hiç yalnız bırakmıyor, hürmet ediyordu. Yaşı, Mesut’tan oldukça büyük olmasına karşılık, hiç yüksünmeden saygı gösteriyordu. Sonuçta, memuriyette yaş değil, deruhte edilen görevlerin hiyerarşisi önemliydi ve Derviş bey bunun bilincinde olan bir müdürdü. Onu ayrıcalıklı yapan bir başka özelliği de, gösterdiği saygının yapmacık, salt Mesut’un görev unvanına dayalı değil, içten gelen, sevgi de içeren bir saygı olduğunu hissettirmesiydi.

İlk haftanın bütün geceleri böyle geçmiş, bazen yardımcılarından biri eksik olsa da Derviş bey, Mesut’u hiçbir gece yalnız bırakmamış, o rakısını içerken Derviş bey de meyve suyuyla ona eşlik etmişti.

                                                      ***
Mesut, ikinci haftanın ilk akşamı lokale gittiğinde, diğer günlerden farklı olarak masaların çoğu doluydu. Müdür ve iki yardımcısıyla, diğer üst yöneticiler, birkaç masanın birleştirilmesiyle u harfi şeklinde oluşturulan büyük bir masaya oturmuştu. Mesut’u görünce ayağa kalkmışlar, müdür, derhal öne çıkarak, kendisi sandalyesinin yanında onun için ayrıldığı anlaşılan boş sandalyeye oturmasına yardım etmiş, sonra da kendisi oturmuştu.

Masaya zeytinyağlı soğuk yemeklerin ve salataların servis edilmesine rağmen hiç kimsenin elini bile sürmemesinden ve önlerindeki büyük servis tabaklarının boş olmasından, birkaç gün önce imsakiyelerini gördüğü Ramazan’ın başladığını ve masadakilerin oruçlu olup iftar ezanının okunmasını beklediklerini anlamıştı Mesut.

Derviş bey, masanın biraz uzağında ezan okunur okunmaz servis yapmak üzere bekleyen garsonlardan birisini eliyle işaret ederek çağırmış ve koşar adımlarla gelip buyurun efendim dediğinde, her zamanki gibi “müfettiş beyin rakısını getir evladım” talimatını vermişti.

Şaşırmak sırası şimdi Mesut’taydı. Van gibi muhafazakar bir şehirde, her gün rakı sofrasına eşlik etmesi yetmezmiş gibi şimdi de Ramazanın ilk günü, müfettiş beyin rakısını getirin diyordu müdür. Masadakilerin meraklı bakışları karşısında kendisini rahatsız hisseden Mesut’un şaşkınlığı kısa sürmüş, derhal toparlayarak, hemen rakısını getirmek için seyirten garsonun arkasından, “yo, yo hayır bugün içmeyeceğim” diye bağırmıştı.

Müdür, yine son derece samimi bir ifadeyle, “müfettiş bey, siz seferi sayılırsınız, oruç tutamıyorsunuz biliyorum. Rakınızı içmenizin bizim için mahsuru yoktur. O ayrı iştir, bizimkisi ayrı iştir” demişse de Mesut,“olur mu öyle müdür bey, siz bana günlerdir saygı gösterdiniz, rakı içmeseniz de her akşam nezaketle eşlik ettiniz, ben alkolik değilim, akşamları yalnızlıktan içiyorum. Ama gördüğünüz gibi artık daha kalabalığız ve yalnız da değilim. Şimdi nezaket gösterme sırası bende. Bundan sonra oruç tutmasam da ben size eşlik edeceğim” yanıtını vermişti.

O an, masada bulunanların yüzlerinde her ikisini de takdir eden bir ifade oluşmuştu. Bu Mesut’u son derece mutlu etmiş, bir anda önceki güne göre onlarla daha fazla kaynaşmış olduğunu hissetmişti. Az önceki rahatsızlık yerini derin bir mutluluğa bırakmıştı.

O gün ve sonraki günler lokalde oruçlularla birlikte iftarda beraber olmuş, oruç tutmasa da o manevi havayı onlarla birlikte solumuş, teftişini, planladığı gibi Ramazanın ortalarında tamamlamıştı.

Uçağı, Van’ın masmavi gölünü yalayarak Ankara’ya havalandığında, insanların birbirlerine saygılı oldukları, hoşgörülü davrandıkları sürece her şeyin iyi gideceğini, sorun yaşanmayacağını, tersine daha da kaynaşılacağını ve mutlu olunacağını, Derviş müdürle birlikte bir kez daha kanıtlamış olmanın huzuru içindeydi.  

Mustafa Tuğrul Turhan