25 Ekim 2017 Çarşamba



KÜFÜR’E KARŞILARMIŞ PEH PEH PEH!...

Toplumsal kültürümüz içinde küfür’ün önemli bir yeri olduğu yadsınamaz bir gerçek...

Hadi gelin itiraf edelim, ister erkek isterse kadın olalım, kaçımız trafik tıkandığında, bir sürücü bizi sıkıştırdığında veya yol vermediğinde arabamızın içinde hiç değilse kendi duyacağımız seste küfür etmiyoruz?..

Kaçımız, bir bankada uzun süre sıra beklediğimizde, tuttuğumuz takım yenildiğinde, işlerimiz ters gittiğinde bir küfür sallamıyoruz?..

Özellikle de futbol maçlarında, en ağır, en galiz küfürleri, rakip futbolculara hakemlere, kulüp yöneticilerine sallayan bizler değil miyiz?..

Küfür günlük yaşamın bir parçası değil mi?..
*
Bu durumu onaylayıp onaylamamak başka mevzu, ediyor muyuz, etmiyor muyuz onu söyleyin...

Hiç kıvırmayalım, ediyoruz...

Peki hal böyleyken, bir futbolcu hakeme küfür ettiğinde onu linç etmeye kalkmamız iki yüzlülüğün daniskası değil mi?..

Ha, bırakalım etsin mi?..

Hayır, elbette etmesin, küfür spor sahalarında ve hayatın bütün alanlarında hiç olmasın, ama maalesef var ve bizler riyakar davrandıkça da var olmaya devam edecek...

Mesela geçtiğimiz gün Beşiktaş – Başakşehir maçında, Beşiktaş’lı Caner Erkin’in hakeme küfür etmesinden sonra yaşananlara bakalım; bütün millet aniden dünyanın en terbiyeli, en küfür etmeyen, en küfür’e karşı ülkesi oluverdik...

Gerçekten böyle miyiz, elbette değiliz, tam bir ikiyüzlüyüz...

Bizi bilmeyen de tepkileri görünce, sanki spor sahalarında ilk kez küfür oluyormuş zanneder...

Caner Erkin, Beşiktaş’a transfer olmadan Fenerbahçe’de oynarken özel hayatında birçok ekstrem durumlar yaşadığında, sahada küfür ve hakaret ettiğinde eleştirmeyen, hatta sahip çıkan Fenerbahçe taraftarı, bugün Caner’e demediğini bırakmıyor...

Beşiktaş’la rakip olmakla, düşman olmayı karıştıran diğer kulüp taraftarları da aynı şeyi yapıyor...

Beşiktaş’ın bazı taraftar guruplarıysa, Caner’e sahip çıkmaya kalkıyor...

Oysa küfür yanlışsa ki, yanlış, her zaman her ortamda yanlış...

Caner veya bir başka futbolcu, tuttuğumuz takımdayken küfür ederse doğru, rakip (düşman) takımdayken küfür ederse yanlış öyle mi?...

Caner, Instagramda bir özür mesajı paylaşıyor; insanlar o mesajın altında Caner’e küfür ediyor...

E ,ne farkın var senin Caner’den...

Dün, Caner’in özür mesajını paylaşan bir haber sitesinde haberin altına, özür dilemesinin doğru olduğu anlamında, “Aferin Caner sana da bu yakışırdı” diye yorum yazdım, birisi de bana cevaben, “O. Ç abi, özür dilerim” yazdı, bu öküzün ne farkı var Caner’den...
*
Hani derler ya “dinime küfür eden Müslüman olsa”...

Haber yorumlarında, şurada burada, Caner’e, küfür etti diye kızanların büyük çoğunluğu, küfür’e karşı olduğu için değil, Caner Fener’den ayrılıp Beşiktaş’a geldiği için, Beşiktaş’lı olduğu için kızıyorlar bu o kadar açık ki...

Keşke gerçekten küfür ettiği için kızsalar; ama nerede o günler?...

Bu konuda psikolojik ortam yaratmaya uğraşıp Caner’in üç beş maç ceza alması ve böylece Beşiktaş’ın zayıflaması hesabı içinde olanlar bile azımsanmayacak kadar çok...

Neymiş, küfre karşılarmış, peh, peh, peh!...
Sevsinler sizi...
Sen, statta, trafikte, şurada burada günde onlarca kez küfür edeceksin, sonra bir futbolcu hakeme küfür edince, sanki ilk kez duyuyormuşsun gibi, ortalığı ayağa kaldırma hakkını kendinde bulacaksın öyle mi? Hangi yüzle?...

Buldular bir “günah keçisi, saldırıyorlar; vuruyorlar “abalıya”, sahte namus bekçileri...
Statlarda terör estiren, taraftarlığı eşkıyalığa çeviren, rakip taraftara palalarla, döner bıçaklarıyla saldıran onlar değil sanki...

Kadın’a şiddette, taciz ve tecavüzde ve daha bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da iki yüzlüyüz, riyakarız vesselam...

Bu nedenle biz de küfür asla bitmez...

M.T.T
  



17 Ekim 2017 Salı


 
MEKTUP YAZMA ZAMANI...

Bugün medyada, AKP genel başkanı Erdoğan’ın, “Televizyondan izliyorum grup başkanvekillerini salonda göremiyorum” dediği ve Kasımda TBMM’de yapılacak seçimlerde bazı grup başkanvekillerinin değiştirileceği dile getiriliyor haberinin yer aldığını görünce, aklıma “üç mektup” fıkrası geldi...

Bu fıkrayı daha önce dinlediniz veya okudunuz mu bilmem, şöyledir;

Osmanlı da işler iyi gitmezken, padişah bir veziri değiştirmeye karar vermiş ve yeni bir vezir-i azam atamış. Görevi devir teslim töreni yapılırken eski vezir, yeni vezirin hırsını, heyecanını görünce, kendisinin göre başlayışını hatırlamış ve yeni vezir laf olsun diye, kendisine tavsiyelerinin olup olmayacağını sorunca, önceden hazırladığı ve numaralandırdığı üç mektubu çıkartıp yeni vezire vermiş; başın sıkışınca birinci mektubu aç oku demiş...

Gel zaman, git zaman sıkışmış yeni veziriazam, pek de inanmayarak birinci mektubu açmış;  "senden öncekileri kötüle, suçu onlara at" yazıyormuş. Öyle yapmış, sıkıntıyı savuşturmuş...

Bir süre sonra başı yine sıkışmış, koşmuş ikinci mektubu açmış: "Yanında yakınında bulunanları kötüle, suçu onlara at" yazıyormuş... Bu tavsiyeyi de uygulamış ve bir süre rahatlamış, fakat sonra yeniden başı dara girmiş ve can havliyle üçüncü mektubu açmış; “Üç mektupta sen yaz” yazıyormuş...

Kıssadan hisse çıkartarak dönüp memlekete ve AKP genel başkanı Erdoğan’a bakın Allah aşkına, üç mektup fıkrasında olduğu gibi davranmıyor mu?.

İşler kötüye gitmeye başlayınca, kendi iktidarlarından önce bu ülkede hiçbir şey yapılmadığını iddia ederek, “iki ayyaş” diye Cumhuriyetin kurucularını suçladı...

İşler daha kötüleşince, bütün komşularla aramız bozulup Suriye’de çuvallayınca, allaya pullaya başbakan yaptığı Ahmet Davutoğlu’nu suçladı, başbakanlıktan alıp Binali’yi atadı...

Şimdi işler daha da kötüleşti, ne yapacağını şaşırdı, bir yandan eskileri suçlayıp rahmetli Ecevit’e sataşırken, bir yandan da kendi yanında yakınında bulunan, kendi tayin ettiği belediye başkanlarını, grup başkan vekillerini, il ve ilçe başkanlarını suçluyor; istifalarını istiyor...

Belli ki, ateş bacayı sarmış iyice...

Ne dersiniz, Erdoğan’ın da üç mektup yazma zamanı gelmemiş mi sizce?...

                                                   --0--



YAŞAM FELSEFESİ...

İnsanların tatil anlayışları çok farklı; kimi, beş yıldızlı otellerde “her şey dahil” modelini tercih edip gittiği yöreyi bile görme imkanı olmadan geri döneceği bir tatili, kimi daha ucuz ve gittiği yöreyle iç içe olabileceği, oranın insanıyla kaynaşabileceği bir tatili tercih ediyor...

Ben ve ailem, ikinci kategoride olanlardanız; gittiğimiz yöreyle ve insanlarıyla iç içe olmayı kaynaşmayı seviyoruz...

Yıllardır olduğu gibi bu yıl da bir ev kiralayıp Bodrum Turgutreis’e gittik; eski yıllara göre oldukça uzun kaldık, bütün yazı ve hatta sonbaharın ilk ayını orada geçirdik; Turgutreis’i merkez yaptık, ama Bodrum’un her yanını karış karış gezip keyfini çıkardık; hepsinden önemlisi de yeni dostlar edindik...

Bu yıl, bir farklı iklimin, bir farklı coğrafyanın, bir farklı kent modelinin, insan tabiatı üzerinde önemli etkisi bulunduğuna, bu çerçevede Bodrum yöresinin insanının, biz büyük şehir insanlarından çok farklı; sevecen, sakin, hoş görülü olduğuna dair görüşümüz iyice pekişti...

Bunun böyle olmasının nedeni sadece deniz iklimi değil elbette; başka birçok nedeni var; ama galiba en başta gelenleri; onların, bizler gibi, her gün yoğun trafikle cebelleşmiyor, gökyüzüne uzanan çok katlı garip binalarda değil, iki katlı mütevazı evlerde yaşıyor, günlük ihtiyaçlarını yürüyerek veya bisikletle ulaşabileceği yerlerden karşılıyor, yorulmuyor, gerilmiyor olmaları...

Bunu, dönüşte Ankara’ya girerken, şehrin yeni ve gözde semtlerinden olan Yaşamkent’e yaklaştığımızda yoğunlaşan trafiği ve alabildiğine yüksek beton yığınlarını görünce daha iyi anladım...

O yörenin insanıyla, bizim farklı olmamız kadar doğal bir şey olamaz...

Bizim metropol insanı, abartılı bir peyzajla süslenmiş bu acayip kulelerin 32. Katında bilmem kaç trilyona bir daire alıp metrelerce aşağıda kalan bahçedeki tek bir ağacı bile göremeden dört duvara arasına girdiğinde ve altına bir de pahalı bir araba çektiğinde mutlu olarak, daha doğrusu mutlu olduğunu zannederek yaşıyor, Bodrum’da yaşamaya alışmış bir insansa, en çok ikinci katta oturduğu beyaz boyalı mütevazı evinin penceresinden bahçesini veya yaşadığı sokağı rahatça görebilip, yürüyerek, bisikletiyle veya üç tekerlekli motoruyla bütün işlerini hallederek, kasmadan yaşıyor...

Bu iki yaşam biçimi arasında sadece fiziki ve maddi değil, önemli bir hayat felsefesi, bir başka ifadeyle, yaşama bakış farkı bulunuyor ve bu da ister istemez insan karakterini şekillendiriyor...

Birisi, evinin ihtişamıyla, arabasının lüks olmasıyla, çocuğunun okulunun ismiyle mutlu olduğunu zanneden, dostluk, komşuluk ilişkisi bulunmayan insanlar, diğeri, hepsi birbirine benzeyen beyaz evleriyle, bisikletiyle, üçtekerli elektrikli basit motoruyla, küçük bir yörede hırs ve ihtirası olmayan insanlar üretiyor...

Birisi trafikte, bankada, hemen her yerde öncelik almak için birbirini kıran, kavga eden insanlar, ötekisi, trafikte, şurada burada birbirine yol veren hoşgörülü olan insanlar yaratıyor...

Hazır bu soyutlamayı yapmışken, bu yıl yaşadığım birkaç anıyı aktarmamın konunun daha net anlaşılmasına yardımcı olacağını sanıyorum...

Bir gün küçük bir alış veriş için girdiğim hiç tanımadığım bir dükkanda, evimize çok gerekli olan bir alet gördüm ve yanıma sadece o küçük alış verişe yetecek kadar para almış olmama rağmen, sadece öğrenmek için fiyatını sordum; benden yaşça büyük olan dükkan sahibinin fiyatı söylediğinde de, “peki daha sonra gelir alırım, yanıma fazla para almamıştım” dedim. Yüzüme baktı ve “ne önemi var, al götür, daha sonra bırakırsın” dedi ve aleti paketleyip elime tutuşturdu. Çok şaşırdım, aniden içimi bir sıcaklık kapladı...

Dükkandan çıktığımda, böyle bir ilişkinin Ankara’da hiç tanımadığım bir dükkanda yaşanmasının ne kadar imkan dahilinde olduğunu düşündüm, üzüldüm...

Bir başka gün, Turgutreis pazarında, genç bir pazarcının yere düşen beş kuruşu ısrarla arayıp aldıktan sonra, abi yanlış anlama beş kuruşun ne kıymeti var, ben para olduğu için değil üzerinde Atatürk olduğu için onu yerden aldım dediğinde, bir kavanozcu dükkanındaki genç satıcının, üzerinde Atatürk olmayan bir liraları almadığını gördüğümde müthiş duygulandım...

Bir iki kez yemek yediğimiz restoranın önünden geçerken, garsonların selam vermesinden, yemek yemeden oturup içtiğimiz çay ve kahvelerden para almamasından çok etkilendim...

Bazı şeylerin metropollerde ve sosyal medyada olduğu gibi lafta değil, hayatın bizzat içinde olduğuna şahit oldukça, yaşam felsefesinin ve biçiminin ne denli önemli olduğunu çok daha derinden hissettim...

Ve siyaset yazmaya ayırdığım zamanın önemli bir kısmını, bundan böyle yaşam felsefesi ve değerleri üzerlerine kaleme almaya çalışacağım yazılara ayırmaya karar verdim...

Dilim döndüğünce ve parmaklarım klavyeye vurabildiğince, somut insan ilişkileriyle örnekleyerek anlatmaya devam edeceğim...

Şimdilik sağlıcakla kalın...

                                                             --0--