30 Ağustos 2018 Perşembe




DEVLET SEKTÖRÜ VE ÖZEL SEKTÖR...

Devlette, uzun yıllar müfettişlik ve Teftiş Kurulu Başkanlığı yaptım...
Bir çok Kamu İktisadi Teşebbüsünü denetledim, soruşturmalar yürüttüm...
Şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor...

Bizim zamanımızda kısaca KİT denilen Kamu İktisadi Teşebbüslerin yönetiminde esas olan basiretli bir tüccar gibi davranmak, kurumu karlı ve verimli çalıştırmaktı...

Kurumları bu prensibe göre yönetemeyen, kurumları zarara uğratan yöneticiler hakkında soruşturma açılır, gereği neyse yapılır, iş yargıya intikal ettirilir ve o yöneticiler görevlerinden alınırdı...

Çok eleştirilse de devlet, her zaman olduğu gibi, özel sektöre göre çok daha kurallara uygun çalışırdı...
*
Şimdi bu pencereden bakıyorum da, Telekomu satın alan İsrailli Oger ve Arap ortağının kredibilitesi tartışmalıyken bunlara milyar dolarlık kredi açan İş bankası, Garanti bankası ve Akbank yöneticileri hakkında bu kredilerin batmış olmasına rağmen, herhangibir işlem yapan yok...

Bunlar kamuda yönetici olsalar, şimdiye kadar çoktan soruşturulmuş ve mahkemeyi boylamışlardı bile...
*
Devlet kurumlarında saltanat olduğunu söyleyenler haklılar, ama bir de dönüp bu bankalara ve özel sektöre baksınlar da saltanat nasıl oluyormuş görsünler...

O genel müdürlerin, hiç bir kerameti olmayan CEO'ların bindikleri arabaları, bedavadan oturdukları boğaz manzaralı konutları görüp şaşırsınlar...

Onlar özel sektör istediğini yapar denibilir mi?..
Sonuçta özel de olsalar, bizim ekonominin içinde değiller mi?..

                                                          --0--






VAY İŞ BANKASI VAY...

Hatırlarsınız dolar 7 TL ye koştuğunda, İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali ortaya çıktı ve
“Ekonomik verilerle izah edemediğimiz bir spekülatif atakla karşı karşıyayız”. dedi...

Bu sözler, sadece bir bankacının ekonomik duruma ilişkin görüşlerini ifade eden sözler değildi...

Bu sözlerin asıl önemi, Atatürk''ün kuruduğu ve yönetim kurulunda 2 CHP temsilcisinin yer aldığı bir bankanın genel müdürünün, doların yükselmesini dış güçlerin oyunu olarak göstermek isteyen AKP'li Sn. Cumhurbaşkanına destek veriyor olmasındaydı...

O günlerde İş bankası genel müdürünün bu çıkışın anlam veremediysek de kafamızda soru işaretleri oluştu ve çok kısa süre sonra da bu sözleri sarf ederek iktidara destek vermesinin nedenini anladık...
Meğerse, İsrailli Oger ailesi ve Arap ortağı, Telekomun özelleştirilmesinden kaynaklanan borçlarını ödemiyormuş ve İş bankası da bu ortaklığa kredi veren 3 bankadan biri olarak, alacaklarını kurtarmak amacıyla, Telekomun bu 3 bankanın kuracağı bir şirkete devredilmesi için Rekabet Kurumunun karar almasını istiyormuş...

Ee memlekette, her şeye her kuruma ve o kurumun vereceği karara, aslında tek bir merci egemen olduğuna göre,...

Vay İş bankası vay!...

Bu konuyu daha fazla uzatmaya gerek olmadığı çok açık değil mi?..
*
Ama, konuyla ilgisi nedeniyle bir hususa kısaca değinmekte de yarar var...

Hürriyet'in fırıldağı Ahmet Hakan da bugün, Adnan Bali'nin yukarıda aktardığım sözlerini yazmış ve Kemal Kılıçdaroğlu'na çakmış..

Diyor ki, "ey Kılıçdaroğlu, Adnan Bali bunları söylerken susutunuz, şimdi çıktınız, bu ekonomik krizin dış güşlerle filan alakası yok diyorsunuz, siz bu işi gerçekten bilmiyorsunuz..."

İşte Ahmet hakan bu!..

Şıracının şahidi bozacı...

Yukarıda yazdığım Adnan Bali'yi baz alıp Kılıçdaroğluna yükleniyor...

AKP'yi yalamaktan fırsat bulup da gerçeği göremiyor...

Kılıçdaroğlu'nu eleştirecekse, sen dış güçlerle ilgisi yok diyorsun, ama senin İş Bankası yönetimindeki temsilcilerin, Adnan Bali'nin açıklamalarına sessiz kalıyor diye eleştirsin, biz de kedi olalı bir fare tuttu diyelim...

                                                           --0--






30 AĞUSTOS ve ÖĞÜNME...

Selüloz Kağıt (SEKA) kağıt fabrikalarının ilki, Mustafa Kemal zamanında Sümerbank Selüloz Kağıt Sanayi adı altında 1936 yılında İzmit'te açıldı...
İkincisi de 1981 yılında Balıkesir'de inşa edildi ve 198 milyon dolara mal oldu...

Yıllar geçti...
AKP 2002'de tek başına iktidar olunca bir çok kamu iktisadi teşekkülünü olduğu gibi, SEKA kağıt fabrikalarını da satışa çıkarttı...

Balıkesir fabrikasını önce AKP'li Balıkesir Belediyesine devretti, sonra da 198 milyon dolar maliyetli bu fabrikayı yandaşı Yeni Şafak gazetesinin sahipleri olan Albayraklar'a 1,1 milyon dolara sattı...
Selüloz iş sendikası bu satışı yargıya taşıdı...
İdare mahkemeleri ve Danıştay satışı iptal ettiyse de AKP hükümeti 26.4.2013 tarihinde çıkardığı 6300 sayılı Kanunla, özelleştirme konusunda yargı kararlarının uygulanıp uygulanmaması yetkisini Bakanlar Kurulu’na verdi ve yargı kararını uygulamayarak, fabrikayı Albayraklar üzerinde bıraktı...
Ama Albayraklar bu fabrikayı aldıktan sonra hiç kağıt üretimi yapmadı..
Fabrika arazisi içine kömürle çalışan elektrik santralı kurmak için girişimlerde bulundu..
Kar hangi işteyse ona yöneldi...
SEKA İzmit fabrikasının satılmaması için direnildi, ama sonunda bu fabrika da yine AKP tarafından 2016 yılında dünyanın en büyük kağıt müzesine dönüştürüldü, fabrika arazisi de Kocaeli Belediyesi tarafından park olarak yapılandırıldı...
*
SEKA fabrikalarının satılması ve kapatılmasıyla, kağıt tamamen ithalat yoluyla temin edilmeye başlandı ve tabi, gazetelerin, kitapların basılması da tamamen dışa bağımlı hale geldi...
Döviz arttıkça, gazete ve kitap kağıdı temini güçleşti..
Basım işleriyle uğraşan şirketler kapanmanın eşiğine geldi...
Ve bugün doların 7 lira seviyesine gelmesiyle, gazete ve kitap sektöri için alarm zilleri çalmaya başladı...

Bundan sonra, devlet kurumlarından oldukça yüksek ücretlerle reklam alan yandaş havuz medyası zorla da olsa yaşamını sürdürse de az da olsa muhalefet yapan gazeteler için yolun sonu göründü...

Kitap deseniz ha keza, bundan sonra fiyatları el yakacak...
Zaten okuyan bir toplum değildik, artık hiç okumayan bir toplum olacağız...

İşte 30 Ağustos 1922 de kazanılan zaferin sonrasında binbir güçlükle inşa edilen Cumhuriyet döneminde kurulan fabrikaların, bir mirasyedi kafasıyla hesapsız satılması neticesinde ülkenin içine düştüğü tablo bu!...

Ve SEKA sadece bir örnek, özelleştirme adı altında bütün kamu iktisadi teşebbüsleri satıldı ve her alanda ithalat öne geçti...

Bu tabloyu yaratanlar 30 Ağustos zaferiyle değil, olsa olsa Cumhuriyet zihniyetini ortadan kaldırıp ülkeyi dışa bağımlı hale getirmiş olmalarıyla övünebilirler...

                                                                  --0--



29 Ağustos 2018 Çarşamba




CİNSEL TACİZ TEHLİKELİ KONU...

Şu cinsel “taciz” meselesi, uzun zamandır, özellikle aktör Talat Bulut’un dizi setinde bir kızı taciz etiği iddialarının pehlivan tefrikası gibi her gün medyada haber yapıldığından beri kafamı kurcalıyordu, ama yazmak da istemiyordum...

Yazmak istemememin nedeni, bu konunun her tarafa çekilip sündürülecek mahiyette “tehlikeli” olmasıydı...

Ama bugün, sunucu ve oyuncu İpek Tanrıyar’ın, daha önce pek çok ünlü kadının yaptığı gibi, geçmişte yaşadığı bir taciz olayını, “bir el tişörtümün altından girdi bir baktım sütyenimin askısında” diyerek canlı yayında anlatmasının ve ayrıca bir katolog çekimi sırasında da tacize uğradığını söylemesinin medyada manşetten yer aldığını görünce fikrimi değiştirdim...

Yazıyorum...

Baştan söyleyeyim; bu “taciz” meselsi karşısındaki toplumumuzun duruşu tam bir ikiyüzlülük örneğidir...

Taciz iddiaları karşısında erkeklerimizin hepsi, hiçbir kadına yan gözle bile bakmamış ehli-namus, kadınlarımız da sütten çıkmış ak kaşık rolünü oynuyor...

Mesela, Talat Bulut ile ilgili taciz iddiası yargıya intikal ediyor ve sonucunda adamın böyle bir eylemde bulunduğu ortaya konulamıyor, ama herkes kafadan Talat Bulut’u mahkum ediyor; Talat Bulut, iddiaların gündeme geldiği dizideki rolüne devam ediyor, ama Mahsun Kırmızıgül, onu yeni filminin kadrosundan çıkartarak, bu konularda ne denli hassas birisi olduğunu mesajı veriyor, dizideki rol arkadaşı Şevval Şam, mecburen devam ediyorum anlamında bir şeyler söyleyerek, aynı minvalde görevini yerine getirmiş oluyor...
*
Sokakta sıradan insanlar arasında bir taciz iddiası olduğundaysa, kan gövdeyi götürüyor...
Ehli namus erkeklerimiz, taciz ettiği iddia edilen şahsı, linç etmekten geri durmuyor, herkes, yapmıştır diye iddiaya kesin gözüyle bakıyor...

Geçenlerde okuduğum bir haberde, taciz edildiği iddia edilen bir kızı tacizciden koruyan bir genç, tacizci sanılarak çevredekilerin saldırısına uğruyor ve beline kırık soda şişesi saplanıp ağır yaralanıyor...

Bir başka haberde, bir kadın parkta otururken bir gencin kendisinden su istemesini taciz olarak değerlendirip çığlıklar atınca oradakiler genci linç etmeye kalkıyor...

Neden?..

Çünkü dervişin fikri ve zikri meselesi; adam kendisi neyse herkesi kendisi gibi biliyor...

Kendisi yaptığını ve yapacağını bildiği için, iddiayı duyar duymaz, tamam yapmıştır diyor...

İşin ilginç yanı bu tür bir olay her an her erkeğin başına gelebilir, kazara bir davranışını yanlış anlayan bir kadın kalkıp da bu beni taciz ediyor diye bağırırsa, yandı gülüm keten helva, linç olmak işten bile değildir...

Toplum bu halde...
Çok namusluyuz ya!...

Tarikat yurtlarındaki tecavüzlere gık demiyor, ama sokaktaki tüm kadınların namusu bizim erkeklerden soruluyor...
*
Tacizin son derece çirkin bir şey olduğunu belirterek keskin tavırlar sergileyen ünlü kadınlarımız, tıpkı İpek Tanrıyar’ın yaptığı gibi, tacize uğrama hikayelerini, mutlu mesut bir yüz ifadesiyle ballandıra ballandıra anlatıyor, medyamızda bunları günlerce manşet yapıyor...

Öyle ki, artık tacize uğramış olmak, ünlüyseniz gündeme gelmenin, ünlü değilseniz, ünlenmenin bir vasıtası oluyor...
*
Taciz hep ve sadece erkeklerce yapılan bir işmiş gibi gösterilerek, kadınların davetkar tavırlarından ve erkekleri taciz etmelerinden hiç söz edilmiyor...
Ve ikiyüzlülük, burada da bütün ihtişamıyla karşımıza çıkıyor...

Başta söyledim taciz “tehlikeli” konu...

Hele, erkek egemen sahte namus anlayışının ve sahte namus gösterilerinin revaçta olduğu bugünün Türkiye’sinde çok ama çok tehlikeli...

Her erkek, her an linçe maruz kalabilir...
Tıpkı, her kadın ve çocuğun, her an tacize maruz kalabileceği gibi...

                                                               --0--



28 Ağustos 2018 Salı



BİZİM BELEDİYELER (2)

Yenimahalle ve Çankaya Belediyeleri Çayyolu bölgesinde bunca tahribat yaptı da sen ne yaptın diye soranlar olabilir...

Anlatayım...

Yenimahalle belediyesi zamanında, Allah var, başkan Fethi Yaşar her Çarşamba günü, belediyenin Çayyolundaki ek binasına gelir, halk günü adı altında yurttaşları dinlerdi...

Ben de Park Caddesindeki gürültü ile ilgili bir dosya hazırladım, serde müfettişlik olduğu için olsa gerek, Gürültü Yönetmeliğini ve ilgili yasa maddelerini ek yaptım, bir randevu aldım ve görüşmeye gittim...

Sıram gelince başkanın yanına girip meramımı anlattım ve dosyayı kendisine takdim ettim. Ama gerek dinlemesi, gerekse genel tutumu hiç hoşuma gitmedi. Belli ki, bu halk görüşmelerini laf olsun, gösteriş olsun diye yapıyordu. Herkese yaptığı gibi, beni de hemen sepetlemeye çalıştı. Baktım böyle, ben de yönetmelikten ve yasalardan söz ettim işi resmiyete döktüm, “tamam bekleyenler var” diyerek, beni odadan çıkmaya mecbur etti ve tam odasından çıkarken, “ben o yönetmeliği içime sindiremiyorum” dedi...

Binanın altındaki otoparka gelip aracıma bindiğimde, bu son sözü kulağımda çınlıyordu. Yok dedim, buna cevap vermeden gidersem bana yazıklar olsun. Arabamdan indim ve tekrar yukarı çıkıp görüşme talep ettim. Sekreteri haklı olarak, “siz görüştünüz yapabileceğim bir şey yok. İsterseniz bekleyin çıkarken görüşün” dedi, bekledim...

Herkes görüştü gitti, başkan görevini tamamlamış olmanın verdiği keyifle, binadan ayrılmak için odasından çıkarken, “pardon başkan” diye seslenerek yanına gittim. Beni tekrar görünce, hem şaşırdı hem de suratı asıldı. “Evet” dedi, ne diyeceksin der gibi. Hemen lafa girdim: az önce görüştüğümüzde size yönetmelikten bahsettim, siz de tam çıkarken, o yönetmeliği içime sindiremiyorum dediniz, bununla ilgili bir şey soracağım. Bu yönetmeliği içinize sindirememeniz kişisel bir meseledir, bu yönetmelik sizin belediyenizi bağlıyor mu bağlamıyor mu bunu söyler misiniz” dedim ve suratı iyice asıldı...

Bu konularda hiçbir şey yapmaya niyeti olmadığını anlamıştım. Bu görüşmenin üzerinden bir zaman geçmiş, villa adı altında yapılan konutların birer birer işyerine dönüştürülmesi, bütün hızıyla devam ediyordu... Artık belediye ve yetkililerinden ümidi kesmiştim. Oturdum, bir suç duyurusu dosyası hazırladım, İmar yasasına ve yönetmeliğine aykırı uygulamaları, Gürültü Yönetmeliğine ters faaliyetleri yazdım ve Belediye Başkanı Fethi Yaşar, yardımcısı Şenol Balaban, İmar Müdürü ve Mali İşler Müdürü hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundum...
Bu ülkede hala hukuk ve yargı var diye düşünüyordum...
*
Aradan aylar geçti, bir gün ev telefonundan arandım. Karşımdaki hanımefendi, Yenimahalle Belediyesinden aradığını, müfettiş olduğunu, benimle bir şikayet konusuyla ilgili olarak görüşmek istediğini söylüyordu. Ben, belediyeye yapılmış bir şikayetim olmadığını söylesem de ısrar ediyor, laf kalabalığı yapıyordu. Sonunda, tamam geliyorum dedim ve bu müfettiş hanımla görüşmek üzere belediyeye gittim ve komedi filmini orada öğrendim...

Meğerse, benim savcılığa yaptığım suç duyurusu üzerine, sonradan Yarsav üyesi olduğunu öğrendiğim savcı, ceza kanunu yönünden incelemeye gerek olmadığına, ancak konunun idari yönden soruşturulmasına karar vererek dosyayı İçişleri bakanlığına göndermiş. İçişleri bakanlığı, belediye ile ilgili olması nedeniyle Mahalli İdareler Genel Müdürlüğüne göndermiş, Mahalli İdareler genel Müdürlüğü, onca kontrolörü varken, kendisi incelemeden Ankara valiliğine göndermiş, Ankara valiliği, Yenimahalle kaymakamlığına göndermiş, Yenimahalle Kaymakamlığı da kendi bünyesinde inceleme yapacak bir birim olmadığı için dosyayı Yenimahalle Belediyesine göndererek incelenmesini istemiş...

Evet evet, yanlış okumadınız aynen böyle olmuş.. Müfettiş kadın, dosyayı bana gösterip de söyleyeceklerim olup olmadığını sorunca öğrendim bu durumu... Kuzuyu kurda emanet etmişlerdi. “Ben belediye başkanını şikayet ediyorum hanımefendi siz amiriniz hakkında nasıl soruşturma yapacaksınız? Bu nasıl bir saçmalıktır dedim ve oradan ayrıldım.

Durumu İçişleri bakanlığına yazdım. Bu başvurumda aynı yolla ta Ankara Valiliğine kadar geldi ve valilik tarafıma gönderdiği bir yazıda şikayetimin incelendiğini, buna rağmen şikayetimde ısrarcı olmam halinde hakkımda yasal işlem yapılacağını bildirdi...

Ben bu arada savcılığın ceza hukuku yönünden işlem yapılmasına gerek olmadığı yönündeki kararına bir üst mahkeme nezdinde itiraz ettim ama netice değişmedi. Bu ülkede, devlet birimleri, yargı birimleri birbirini korumaya devam ediyordu...

Sonuç ne mi oldu?..

Ne olabilirdi?..

Belediye müfettişi kadın, bir zabıtaya disiplin cezası vererek dosyayı kapattı...

Ben şikayetimde ısrar ettim ve belediyeye, bu işi kendilerinin soruşturamayacağına dair, belediye müfettişinin raporunu eleştiren bir yazı gönderdim... Bu defa da belediyeden bizzat Fethi Yaşar imzalı, şikayetlerime devam etmem halinde, hakkımda dava açılacağını söyleyen bir yazı aldım...

Tabi, aynı tonda cevap verdim.. “Hadi, hakkımda bir dava açında konu yargıya taşınmış olsun, hodri meydan” dedim...

Ama ne dava açan oldu, ne yanıt veren...

Devlet böyle işlemeye devam etti, her şey yapanın yanına kar kaldı...

Çayyolu bölgesindeki bozulma ve talan bütün hızıyla sürüp gitti...

                                                              ---0---






BİZİM BELEDİYELER... (1)

Çayyolu Park caddesinde oturuyorum yıllardır. Ve burası, malumunuz olduğu üzere CHP'li Çankaya Belediyesinin görev alanı içinde kalıyor...
Bendeniz de bir süredir, Çankaya Belediyesinin yetersiz hizmetlerini, kendilerine şikayet etmekle meşgulüm...
Ama artık bu belediyenin şikayetlerime verdiği yanıtlarda yurttaşı aptal yerine koyduğunu gördükçe, kendilerini facebooktaki sayfamdan da teşhir etmeye karar verdim...
*
Biraz genişten alayım konuyu, oturduğum semtin insanları, tıpkı Keçiören'de, Pursaklar'da oturanların ezici çoğunun AKP'li olması gibi, CHP'li...
Hiç kimse kusura bakmasın, bu CHP'liler de aynı eleştirdikleri Keçiören'de ve Pursaklar'da yaşayan AKP'liler kadar, belki de daha fazla, önyargılı...
CHP'li belediye ne yaparsa yapsın, ne yapmazsa yapmasın, bir Allah'ın kulu çıkıp da eleştirmiyor...
İşleri güçleri, belediye başkanını gördükleri yerde fotoğraf çekinmek ve paylaşmak...
İşte bu kesim, şimdi yazacaklarımı da anlamayacak, daha doğrusu anlamak istemeyecek ve burun kıvıracaktır...
Olsun, ben onları çok iyi tanıyorum, onlar da benim doğru bildiğimden şaşmayacağımı gayet iyi biliyor...
*
Çayyolu, Ümitköy ve hatta yeni oluşan Yaşamkent ne yazık ki, gerek bundan önceki CHP'li Yenimahalle, gerekse şimdiki CHP'li Çankaya belediyesince talan edildi, dokusu bozuldu, tahrip edildi, kısacası bitirildi...


Özellikle Ümitköy ve Çayyolu, bahçeli dubleks konutlardan oluşan, büyükkentten uzakta bir uydu kent gibi planlanarak yerleşilmiş olmasına karşılık, bir anda çok katlı konut projelerine izinler verildi, dubleks konutların, konuttan işyerine dönüştürülmesinin önü açıldı ve yoğunluk, büyük bir hızla artırıldı...
Şimdilerde Towerlar (kuleler) yapılıyor...


Villa adı altında yapılıp hiç ikamet edilmeden işyerine dönüştürülen konutların yeterli otoparklarının olmadığı gözetilmeksizin, hemen hepsi dükkana çevrilip buralarda yan yana işyerleri açıldı ve caddelerde yoğun trafik sorunu yaratıldı..


Ve tabi, birileri için büyük rantlar yaratıldı. Kuvvetle muhtemelen bu rantlardan paylar alındı...


Yetmedi, bu villa işyerlerinin kendilerine ait otoparkları bile işyeri yapıldı ruhsatlar verildi...


Kış bahçesi adı altında yapılan portatif cam kapamalarla 300 metrekarelik mekanlar, 700 metrekareye, hatta daha fazlasına çevrildi.. Yine rantlar yaratıldı.. Ranttan nemalanıldı...


Örnek mi; bir, Ümitköy'ün Galeryadan sonra çıkışına kadar yol boyu bütün villalar işyeri oldu, iki misli büyüdü ve şu an caddenin sağında iki şerit araç parkı oluyor...


İki, Saltoğlu bulvarının Alacaatlı yoluyla birleştiği kavşakta bütün villalar işyeri yapıldı ve hepsine işyeri ruhsatı verilip bir banka yerleştirildi,şimdi bu caddeden geçip Beysukent istikametine devam etmek büyük sıkıntı...


Üç, Park Caddesi keza öyle, Alımcıpark villaları, Dragos villaları, eski bir ANAP milletvekiline ait villalar boydan boya işyeri yapıldı, cadde, sanki panayır yeri gibi, eğlence mekanlarıyla dolduruldu, şimdi bu mekanların önünde araçlar gece gündüz kaldırıma dikine park ediyor, cadde tek şeride düşüyor, özellikle hafta sonları geçmek neredeyse imkansız...


Hafta sonları araçlarıyla pati yapanlar, gece yarılarından sonra patlak ekzozlarıyla gürültü yapanlar hepsi burada. Çünkü müsait ortam yaratıldı...
*
Yetmedi, İlko evleri ve daha pek çok müstakil ev işyerine dönüştürüldü, bu dönüşüm hızla devam ediyor ve şimdi Alacaatlı yolu üzerinde yüzlerce işyeri açılıyor...
Sanırsınız, Kızılaydaki, Ulustaki, AVM'lerdeki işyerleri kapatılacak ve hepsi Çayyolu bölgesine gelecek...


Nedir bu semtte bu kadar işyeri yapılmasının ve buna izin verilmesinin manası? Anlamak mümkün değil...
*
Tabi bu kadar işyeri ve eğlence mekanı bir bölgeye doluşturulunca sorunlarda beraberinde geliyor ve her geçen gün katlanarak büyüyor...


İşyerlerinin çoğu ruhsatsız, canlı müzik izni olmadan istediği gibi müzik yayını yapıyor. Çevreyi kirletiyor, rahatsız ediyor, ama denetim yok, herkes başına buyruk...


Şikayet ederseniz ve bu şikayeti birkaç kez tekrarlayıp takip ederseniz kerhen denetim yapılıyor. Zabıtanın yetkileri budanmış, olanları da onlar pek kullanmıyor. Problemler sürüp gidiyor...


Cadde ve sokakların temizliği hak getire, temizlikten anlaşılan, belli saatlerde konteynerlerdeki çöplerin alınması, gerisi yok...


Bir kaç park dışında, küçük ölçekli parklar bakımsız...
Kent estetiği filan, hepten laf...


Belediyenin kendiliğinden bu olumsuzlukları önlemek gibi bir çabası yok, siz şikayet eder ve ısrarcı olursanız biraz ilgileniyor gibi yapıyor, sonra her şey eskisinin aynı oluyor...


Sanıyorum ve iddia ediyorum ki, daha doğmadan bu derece hızla bozulan bir başka semt daha yoktur...


Bunlara dair somut olayları da yazacağım, şimdilik bu girizgah yeter...


Fazla uzun olunca kimse okumuyor çünkü...


Devam edeceğim...
Sevgiyle kalın...

                                                                  --0--

23 Ağustos 2018 Perşembe




AFYONDU NARKOZ OLDU...

Kur yükseldikçe, bizim kulüpler telaş içinde futbolcu satmaya çalışıyor...
E kolay mı, 3,5- 4,5 milyon Avrolar, Dolarlar üzerinden sözleşme yapmışsın adamlarla, nasıl ödeyeceksin...
En zengin kulübümüz Fenerbahçe bile birer birer satıyor elindeki kalburüstü futbolcuları...
Takımların taraftarları şampiyonluk isteyip bunun için de yeni transferler beklerken tersi yapılıyor...
Artık en fanatik taraftar bile, takıma kim geldi, kim gitti takip edemez halde...
*
Hoş zaten profesyonel futbol da, çoktan bir spor olmaktan çıktı...
Şimdi para kimdeyse, basıyor Dolarları Avroları, en ünlü futbolcuları alıp ülkesine götürüyor...
Ve o ünlü futbolcular, adeta "kafes maymunu" gibi, stadyumlarda "futbolseverlere" gösteriliyor...
Amaç başarı filan değil, ünlü futbolcu görmek ve göstermek...
Bu futbolcuların yeni adresleri, bol para veren Çin ile birlikte Arap ülkeleri...
Bu ülkelerin futbolda başarısı da yok iddiası da ama, Çin, insanının fiziki yapısı nedeniyle, Arap ülkeleri de dini inancına göre, top oynamanın günah sayılması nedeniyle aslında futboldan oldukça uzak...
Ama para da bunlarda, futbolcu değil, kulüp bile satın alıyorlar...
Muhtemelen de bu yolla, kara para aklıyorlar...
Çin'e anormal paralar karşılığında transfer olan bir futbolcunun, altı ay sonra serbest kalmasının başka bir izahı olabilir mi?...
*
Toparlarsak; Köroğlu'nun "tüfek icat oldu mertlik bozuldu" dediği gibi, profesyonellik anormal boyutlara geldi, futbol mutbol kalmadı...
Futbol, eskiden de toplumları afyonlamak için kullanılmıştı, ama şimdi, narkoz oldu...

                                                               --0--



20 Ağustos 2018 Pazartesi


ESKİDİ MESKİDİ DEMEYİN...

Yaşanan ekonomik krizde uygulamaya koyulan ek vergiler otomotivde etkisini göstermeye başladı bile...

BMW'nin X modellerinde yüksek vergiler yüzünden fiyatlar 2.5 milyon TL'ye çıktı, siparişler iptal edilip ithalat da durduruldu...

Peki, sadece lüks modelleri mi vuruyor bu kriz?..

Elbette hayır, orta sınıf, alt sınıf, neredeyse bütün otomobiller ithal ediliyor; yurt içinde üretilenlerin ise motorları başta olmak üzere neredeyse bütün parçaları dışarıdan geliyor...

Otomotiv sektörünün en çok araç sattığı ve indirim yaptığı Aralık ayında bile döviz artışı nedeniyle yükselen 0 km. otomobil fiyatlarının, döviz kurlarındaki artış nedeniyle daha çok yükseleceğini söylemek için ekonomist olmaya da gerek yok...

Doların ve diğer dövizlerin yaklaşık % 50 oranında arttığını dikkate alarak, otomobil fiyatlarının da en az bu oranda artacağı çok açık...

Buna göre, geçen Aralık ayında en ucuz binek otomobilin fiyatı 70-80 bin TL arasında olduğuna göre, bu yıl Aralık ayında bugünkü kurlar üzerinden en ucuz binek otomoilin fiyatının 100 bin TL'nin üzerinde olacağını söylemek mümkün..

Biraz, jantı çelik olsun, kliması otomatik olsun, motor gücü şöyle olsun dediğinizde ise fiyat rahatlıkla 120-150 bin sınırına ulaşacaktır...

Bu fiyatlarla otomobil satışı imkansız gibi...

Geçtiğimiz yıllarda, beyaz eşyanın ÖTV sininde indirim yaparken, otomobilin ÖTV sini ve MTV sini artıran siyasi iktidarın, vergilerde bir indirime gitmesi söz konusu olmayacağına göre, yandı gülüm keten helva...

Eee olsun bakalım, binen binmeyen de belli olsun...

Beni dinlerseniz, herkes elindeki otomobiline gözü gibi baksın, eskidi meskidi demesin tamir ettirip ettirip binsin...
                                                                --0--








KRİZ ve KERİZ...

"Ekonomimize yönelik saldırının doğrudan ezanımızı ve bayrağımıza yönelik saldırıdan hiçbir farkı yoktur." diye hamaset yaparak, mevcut ekonomik çöküşün ABD tarafından yaratıldığı algısını yaratıp millete doları hedef gösteriyorlar...

Bu, tam manasıyla bir "cambaza bak" kandırmacasıdır...

Ne doları, gidin de bir bankalara bakın ne haldeler...

Daha düne kadar, kredi satmak için müşterilerin peşinden koşarken, bugün kredi vermemek için her türlü yolu deniyorlar...
Hazır kredi, ek hesap adı altında açılan kredi muslukları kapatılmış...

Basit tüketici kredilerinin faizi, 2.02- 2.50 civarlarında olup, son yılların en anormal seviyesine ulaşmış...

Hani nerede o faizler yükselince, "faiz lobisi" diye etrafa fırça atanlar...

Yüksek faiz olmaz, buna izin vermeyiz diye bas bas bağıranlar...

Hadi doları ABD yükseltiyor diyelim, faizleri kim yükseltiyor?..

Bankalar, yarın, öbür gün ne yapacaklarını bile bilmiyor...

Piyasalarda güven dibe vurmuş...

Herkes pusuya yatmış, kendisini kurtarmaya bakıyor...

Olan yine gariban halka oluyor; hem krizin altında eziliyor, hem de bu işi ABD yapıyor kandırmacasıyla keriz yerine konuyor...

                                                                  --0--







ONLARIN DOLARI VARSA BİZİM DE KATAR'IMIZ VAR!..

Bizim merkez bankası bugün yaptığı açıklamada,

" Bankamızla, Katar merkez bankası arasında, imzalanan swap anlaşması 3 milyar dolar karşılığı Türk lirası ve Katar Riyali cinsinden imzalandı" diyor...

Türkçesi: Türkiye günlerdir konuşulduğu üzere Katar'dan borç aldı...

Aslı Dolar üzerinden 3 milyar ama, bu günlerde dolara çok kızıldığı için, millete karşı ayıp olması diye, "Dolar karşılığı Türk lirası ve Katar Riyali cinsinden" deniliyor...

Böyle değilse eğer, yani borç, Türk lirası ve Katar Riyali cinsindense, açıklamada, "3 milyar dolar karşılığı lafı" neden ediliyor?..

Millet de bunu yutuyor...

Ne diyelim, onların doları varsa....
Bizim de Katar'ımız var...

"Borç yiyen kesesinden yer" demişler...

                                                               --0--


19 Ağustos 2018 Pazar




YETTİ ARTIK BU 9 GÜNLÜK TATİLLER...

Dindar geçinen AKP zamanında sadece milli değil, dini bayramlar da bitti..
Artık adları bayram, kendileri tatil...
Hem de 9 gün...

E normaldir, dini bayramlarınız 3 ve 4 gün olunca, hafta sonu tatili ile birleşip kendiliğinden 6 güne çıkar tabi..
*
Peki, dini bayramlarımız neden 3 ve 4 gün?..
Bu kadar uzun bir bayrama ne gerek var?..
Ramazandan sonra bayramlaşacaksan 1 gün neyine yetmiyor;..
Zaten bayramlaşıp da ne yapıyorsun, çoğu tanıdığına cepten toplu mesaj atıyorsun...
Hadi çok çok 2 gün olsun..
Ya Kurban bayramı, o niye 4 gün?...

Kurban kesen mi kaldı, yasak zaten, veriyorsun parayı bir hayır kurumuna eti bile görmüyorsun...
Veya bir süper market zinciri senin adına kesip paketleyip veriyor eline; sen de atıyorsun dip firize...
Çok çok senin gibi, kurban kesen karşı komşuna, tadımlık bir parça veriyorsun...
O halde, 4 gün neyin nesi?..
*
Bu tatil süreleri, dini bir zorunluluk olmasa gerek...

Zira ilahiyat profesörü rahmetli Yaşar Nuri Öztürk hocamızın söylediği üzere, Kurban kesmek diye bir ibadetin İslam Kuran dininde olmadığına göre, bunun bayramı şu kadar gün olacak diye bir bağlayıcı kural da olmayacaktır...

Ben bir araştırma yapmadım, ama bir tarihte eski kültür bakanlarından Namık Kemal Zeybek'in bir TV kanalında, birçok İslam ülkesinde Kurban Bayramı tatilinin 1 veya 2 gün olduğunu söylediğini hatırlıyorum...

Yani bir tatil söz konusu olsa dahi, İslam ülkesinden ülkesine değişiyor...

Öyleyse bizde neden bayramlar 3 ve 4 gün?..
*
İşin bir diğer boyutu, bu uzun tatillerin, sadece tuzu kuru memur sınıfı tarafından kullanılabiliyor olması..

İşçiler çalışıyor, bankalar yarım gün de olsa çalışıyor...
Marketler, AVM'ler bayramların ilk günü değilse 2. günü mutlaka açık
E bayram bunlara bayram değil mi?..
Neden bir avuç memur 9 gün tatil yapıyor...
O memurların zaten düzenli yıllık izinler yok mu?..
*
Netice:
Oturup kalkıp dolara kızarak, ekonomimizi güçlendirmek suretiyle kimseye muhtaç olmadan ayakta durmamız gerektiğini söyleyenler, önce bu dokuz günlük yan gel yat tatillerine bir el atmalıdır...

Dini bir kurala dayanmayan ve günümüz iletişim teknolojisi karşısında hiç bir anlamım kalmayan 3 ve 4 günlük bayram tatillerini 1 bilemedin 2 güne indirmelidir...

Bu ülkeye yapılacak en güzel hizmetlerin, en başta geleni budur...

                                                            --0--


18 Ağustos 2018 Cumartesi




HANGİMİZ HAKLIYDI?...

Onyedi onsekizli yaşlarındaydık. Okul döneminde en büyük eğlencemiz,  Cumartesi geceleri sinemaya gitmekti. Yine bir Cumartesi gecesi gittiğimiz sinemanın önünde,  dokuz bilemedin 10 yaşlarında bir çocuk kesti önümüzü. Elinde bir ayakkabı fırçası tutuyordu. Ama boya sandığı filan yoktu. “Abi “ dedi, ayakkabılarınızı parlatayım mı?”

Yetişme tarzımız itibariyle oldum olası bu tür durumlara hassas olduğumuzdan, ayakkabılarımızın parlatılmaya ihtiyacı olmadığı halde, “hadi parlat bakalım” dedik ufaklığa, hep bir ağızdan. O, sevinçle önce benim ayakkabılarıma doğru eğilirken, ben de ona vereceğim parayı hazırlıyordum ki, içimizden bir arkadaşım, benden önce davranıp elindeki parayı çocuğa uzatarak, “al şu parayı hadi git” dedi. 

Çocuk, önce arkadaşımın uzattığı parayı kaptı, ardından da benim ayakkabıya iki fırça darbesi vurduktan sonra, verdiğim parayı alıp ayakkabısını parlatarak para alabileceği bir başkasını bulmak üzere yanımızdan uzaklaştı.

Bir iki adım atmıştık ki, çocuğa ayakkabısını fırçalatmadan para verip gönderen arkadaşım bana dönerek, sanki çok yanlış bir davranışta bulunmuşum gibi suçlarcasına “oğlum, ayakkabını neden fırçalatıyorsun, ver parayı gitsin çocuk yazık değil mi?” dedi.

Aslında ben de onun çocuğa direk para verip hadi git demesini yadırgamıştım, ama üstünde durmamıştım. Fakat beni eleştirince cevap vermeden edemedim; “Bana göre senin davranışın yanlıştı” dedim. Ve böylece, aramızda bir tartışma başladı.

Hangimizin davranışı doğruydu?...

O, çocuğun ihtiyacı olmasa böyle bir işi yapmayacağını, onun için ayakkabıyı fırçalatmaya gerek olmadığını, parayı verip ona yardım etmenin yeterli olduğunu savunuyor, bense, bu tavrın, çocuğu çalışmadan, emek vermeden, insanlara kendini acındırarak kazanmaya alıştıracağını, bunun bir diğer adının dilencilik olduğunu, bizim karşılıksız para vermemizin de onu dilenci yerine koymak ve dilenciliği benimsemesini teşvik etmek olacağını söylüyordum...

Bu temelde uzayan tartışmada, ikimiz de birbirimizi ikna edemeden konuyu kapattık...
*
Arkadaşım mı haklıydı, yoksa ben mi? Bu sorunun yanıtını daha sonraki yaşamımda karşılaştığım benzer olaylarda da aradım; ama her aradığımda, yine kendimi haklı gördüm. Tavrım, hep o gece küçük çocuğa davrandığım gibi oldu..
*
En son örneğini bu yıl yaz tatilinde yaşadım. Plajda güneşlenirken, kucağında taşıdığı, iç içe geçirilerek üst üste dizilmiş fötr şapkaları satmaya uğraşan on bilemedin 11 yaşlarında bir çocuk dikkatimi çekti. Güneşin en etkili olduğu saatte kendi başında şapkası yoktu, başkalarına şapka satmaya uğraşıyordu. Üzerinde birisinden ödünç alınıp da giyilmiş gibi duran bedenine göre oldukça büyük bir siyah tişört, altında yine öyle bol ve uzun paçalı bir pantolon vardı. Bu kıyafetle o sıcakta, ayak basılamayacak kadar kızgın kumların üzerinde güçlükle ilerliyor, ayağındaki parmak arası terlik iki de bir kumlara gömüldükçe, ıstırabı yüzüne yansıyordu.

Kendisine dikkatli baktığımı görünce bana doğru yürüdü ve kucağındaki şapkaları işaret ederek, “abi şapka lazım mı? Diye sordu. O an nasıl olduysa, aklım arkadaşımla tartıştığımız o sinema gecesine gitti. Yoksa dedim kendi kendime, arkadaşım mı haklıydı? Ama dedim sonra, şimdi bir şapka bile almadan ona para vermek, onu dilenci yerine koymak olmaz mı?. Onu, kolaya, avantaya, beleşçiliğe itmez mi?..
*
Aslında şapka takmak adetim değildi, ama yanıma çağırıp “kaça veriyorsun bu şapkaları” diye sordum. “Onbeş lira abi, iki tane alırsan 20 lira olur” dedi.  Az önce bu çocukla, bir şapkayı on liraya ve hatta daha da ucuza almak için pazarlık edip de almaktan vazgeçenleri de izlemiştim uzaktan.
“Tamam” dedim ve devam ettim, “ver bakalım iki tane, ama şapkalar güzel, ikisini yirmi liraya değil, tanesi onbeşten ikisini otuz liraya alacağım, yoksa hakkını yemiş olurum.”  

Şaşırdı, yüzüme baktı. Anlam veremedi bu söylediğime. “Bence ikisi otuz eder, al” dedim ve parayı uzattım. Alıp almamakta tereddüt etti. Alırsa yanlış bir iş yapmış olacak gibi düşünceliydi, Onun bu endişeli halini görünce, “Otuz çok diyorsan, senin hesabına göre iki şapka  yirmiyse, sana bu şapkaları sattıran kimse, ona yirmi ver, kalanına da kendine bir şort alırsın, bu sıcakta daha rahat gezersin.” dedim.  

Rahatlar gibi oldu, ama hala kafası karışık olduğu yüzünden okunuyordu. Az durdu ve “Peki, öyleyse”, dedi ve uzattığım parayı aldı.
*
Şezlongun üstüne koyduğu şapkalardan iki tane aldım. O tam kalan şapkaları kucaklayıp gidecekken, kendisinden bir iki yaş daha küçük olduğu anlaşılan bir başka çocuk bitiverdi yanımızda. Onun kucağında da aynı şapkalardan vardı. Arkadaşını görünce doğrudan yanımıza geldi. Ve bana, “abi, hadi bir şapka al da bana elli lira versene. Hatta iki tane al istersen yüz lira ver” dedi. Yüzünde bu işe çok alışık olduğunu gösteren bir arsız ifade vardı..

Bu defa ben şaşırmıştım. İki çocuk, ikisi birbirinden ne kadar da farklıydı. Siyahla beyaz gibi ne kadar da zıttı. Birisine on lira fazlayı, bir sürü dil dökerek, “hakkı bu” vurgusu yaparak, zorla verebilmiştim. Yaşça daha küçük olan ötekisi, şimdiden hak ettiğinin çok çok üzerinde bir parayı doğrudan isteyebiliyordu. Hatta şapka almadan verilecek bir paraya daha da çok sevinecekti. Küçücük yaşına rağmen beleşe, avantacılığa çoktan alışmıştı.

Bana, açıktan kendisine de para vermem için biraz fazla asılınca, şapkaları aldığım çocuk, “uzatma tamam, iki tane şapka aldı o abi” diyerek müdahale etti..
*
Onlar uzaklaşıp giderlerken, hayat ne garip diye düşünüyordum...

Yaşam kavgası içinde bana şapkaları satan çocuk mu daha şanslı olabilirdi, yoksa sonradan gelip “bir şapka al elli lira ver” diyen “beleşçi” çocuk mu?..

Hele, her alanda, en kısa yoldan, birilerinin üstüne basa basa köşe dönmenin revaçta olduğu, “yırtık” olmanın, “uyanıklık” olarak takdir edildiği, yüzsüzlüğün itibar gördüğü bu zamanda...

Hangisi?..

O sinema gecesi, arkadaşım mı haklıydı, yoksa ben mi?.

Yıllar sonra, ben bu soruyu kendime tekrar soruyordum...
                                                      
                                                                   ---0---

27 Temmuz 2018 / Bodrum



17 Ağustos 2018 Cuma




CEZA YİNE HALKA KESİLECEK...

Ekim ayından itibaren elektrik aboneliğinde yeni bir uygulamaya geçiliyormuş...

Buna göre, elektrik tarifeleri kademelendirilecek, konutlarda, dar gelirli aileleri koruyacak biçimde aylık belli bir tüketime kadar tarifeler düşük tutulacak, bu sınır 150-160 kilovatsaat civarında olacakmış...

Bu kilovatsaat tüketimi aşanlar, daha yüksek fiyattan elektrik tüketecekmiş...

Dar gelirli aileleri koruma gerekçesiyle yapılsa da bu uygulama aslında medeniyetin cezalandırılması ve yoksunluğun teşvik edilmesidir...

Zira, elektrik tüketimi miktarı, bir ülkenin kalkınmışlık ve medeniyet seviyesinin ölçütüdür...

Evlerinde elektrikli süpürge, çamaşır, bulaşık makinesi, buzdolabı, derin dondurucu, ütü, klima, bilgisayar, internet , akıllı perde, stor ve bunlara benzer ürünler kullanan toplumların, elektrik tüketimi de doğal olarak yüksek olur...

Gelişmiş ve belli bir refah düzeyine ulaşmış bütün ülkelerde elektrik tüketimi yüksek, az gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerde ise düşüktür...

Hal böyleyken, 150 kilovatsaatten fazla kullanıldığında elektrik fiyatının kademeli olarak yükseltilmesi, insanca yaşamanın cezalandırılması, yaşam kalitesinin aşağıya çekilmesinin teşvik edilmesi değilse nedir?...

Oysa yönetenlerin görevi, halkın refah seviyesini düşürmek değil, daha çok yükseltmektir ve bunun için gerekli olan temel girdilerden biri olan elektriği mümkün olduğunca ucuz satmaktır...

Ama tabi, bizde olduğu gibi, elektrik üretimi için hammadde olarak, kendi yerli kaynağınız kömürün yerine, doğalgazı tercih ediyor ve bunun ithal edilmesi için dolar üzerinden önemli miktarda paralar ödüyorsanız, elektrik üretimi işini, devlete külfet görüp, kar amacı güden özel sektöre devrediyor ve onlara belli bir fiyattan satmalarını garanti ediyorsanız, bunun teminatı olarak hazineyi garantör gösteriyor ve milletin sırtına biniyorsanız, elektriği ucuza üretmeniz ve dolayısıyla satmanız hayaldir...

Ve sonuçta bu "yerli ve milli" olmayan politikaların sonunda kaçınılmaz olarak gelinecek nokta, elektriğe zam ve tüketimi sınırlamak olacaktır...

Ki bu da yönetimlerin basiretsizliğinin halka ceza olarak yansımasından başka bir şey değildir...

                                                                    --0--

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/1058110/Elektrikte_yeni_donem_basliyor.html