18 Kasım 2013 Pazartesi


Bu Da Benim Hikayem...

Yılmaz Özdil 13 Kasım tarihli Gavat Nosaljisi başlıklı yazısında, dürüst, namuslu çalışan ve AKP’ye yalakalık yapmadan görevini layıkıyla yerine getiren bürokratların başına gelmedik kalmadığını, Siirt Emniyet Müdürüyken Tayyip Erdoğan’ın konuşmasını kayda alıp savcılığa teslim ederek mahkum olmasına neden olan ve AKP’nin iktidara gelmesinin ardından 2003 yılında deprem bahane edilerek görevden alınan ve bir daha kendisine aktif görev verilmeyen, AKP’ye biat eden dönem arkadaşları yükselip vali olurken, hep yerinde saydırılan ve geçen sene rahmetli olan bir Emniyet Müdürünü örnek vererek yazdı.
Bana da kendi başıma gelenleri hatırlattı.
Benim hikayem de görevinin gereğini dürüstçe yapan bürokratlarınkinden hiç farklı değil.
Okursanız anlatayım...
*
Bilirsiniz elektrik dağıtımları özel şirketlere verilmeden önce kamu kurumu olan TEDAŞ eliyle yapılırdı.
Sonra özleştirmeye geçişi hazırlamak için her ilde bir elektrik dağıtım müessesesi kuruldu ve ardından bunlar kamu şirketine dönüştürüldü.
Bu süreçte ilk olarak 1990 yılında İstanbul ili Anadolu yakasının işletme hakkı AKTAŞ Elektik şirketine, Kayseri ilinin işletme hakkı da çok önceden de bu işi yürütmüş olan Kayseri Elektrik şirketine devredildi.
Yıllar geçti...
Sonra bir gün, devir sözleşmeleri gereği tüketicilere satmaları için TEDAŞ tarafından bu şirketlere verilen elektriğin bedelinin, özel şirketlerin kar payı ve diğer masrafları düşülerek mahsup edildikten sonra her yıl tahsil edilmesi gerekirken, bu işleminin yıllarca yapılmadığı ve önemli tutarlara ulaşan kamu parasının bu özel şirketler üzerinde bırakıldığı ortaya çıktı...
Bu duruma yol açan kamu görevlileri ve diğer ilgililer hakkında Başbakanlık Teftiş Kurulunca soruşturma başlatıldı.
Soruşturma da dört beş yıl devam etti...
Sonunda Başbakanlık Teftiş Kurulu bir rapor düzenledi, ama bu raporda, sorumluları belirleyip, haklarında ne gibi yaptırımlar uygulanacağı, şirketlerden alacakların ne kadar olduğu ve nasıl tahsil edileceği gibi konunun esasına ilişkin hususlara değinmeden, yıllar sonra TEDAŞ’ ın, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının ilgili kuruluşu olduğunu hatırladı ve  konunun, bu bakanlıkça soruşturulmasının uygun olacağı sonucuna ulaştı.
Zamanın başbakanı Ecevit’in bu rapora onay vermesi üzerine tabiri caizse, “ateşten top” Enerji Bakanlığına atıldı ve bakanın gereği için havale etmesiyle de bakanlık Teftiş Kurulu Başkanı olmam nedeniyle benim önüme geldi.
Soruşturmacıların tabiriyle “cenazeyi kaldırmak” bize düşmüştü...
Derhal, İstanbul ve Kayseri illerindeki incelemeleri yapmak ve soruşturmaları yürütmek üzere iki ayrı ekip kurup, her ekip için ikişer bakanlık müfettiş ve ikişer TEDAŞ müfettişi ile çok sayıda teknik uzman eleman görevlendirdim.
Çalışmaları yaklaşık dört veya beş ay civarında tamamlandı...
Ekiplerde yer alan yaklaşık on beş civarındaki görevlinin imzaladığı soruşturma raporlarında, kamunun şirketlerden oldukça önemli miktarda alacağının olduğu, bu alacakları zamanında tahsil etmeyerek şirketlere önemli bir kaynak sağlamış ve devleti zarara uğratmış olan sorumlular hakkında çeşitli cezai yaptırımlar uygulanması gerektiği ve alacakların tahsil edilmesi için yasal yollardan harekete geçilmesinin uygun olacağı  sonucuna ulaşıldı.
Raporlar gerek yardımcılarım ve gerekse tarafımca usul ve esas yönlerinden tetkik edildikten sonra uygun görüldü ve bakana sunularak onaylatıldı.
Artık, konu bakanlıktan çıkmış, yargıya intikal etmişti...
*
İstanbul’da görevli olan AKTAŞ şirketinin hiçbir yetkilisi itiraz için gelmezken, Kayseri’de görevli olan şirketin Genel Müdürü, defalarca ziyaretime gelerek, son derece nazik şekilde itirazlarda bulundu...
Her defasında aynı nezaketle, konunun artık yargıya intikal ettiğini, itirazlarını orada yapmaları gerektiğini söylesem de yine geldi...
Kendi açısından görevini yapıyordu...
Ancak, onlarca teknik eleman ve müfettiş tarafından düzenlenen, yardımcılarımla benim de katıldığım ve bakan tarafından onaylanan raporlar ortadaydı...
Buradan geri dönüşün olması mümkün değildi...
Hem niye dönülecekti...
Devletin trilyonlarca alacağı vardı...
İtirazı olan, bunları mahkemede söylemeliydi.
*
O yılın ortalarında bir gün bakan çağırdı...
Yanına gittiğimde, Kayseri Elektrik şirketi Genel Müdürü, kısa süre önce Refah Partisinden ayrılan “yenilikçilerin” kurduğu AKP’nin önde gelen isimlerinden bir milletvekili, Ankara’nın büyük bir ilçesinin bu yeni partiye geçmiş belediye başkanı ve şirketin yönetim kurulu üyesi olduğunu tahmin ettiğim iki kişi daha oradaydı...
Bakan, siyasetçiğini gösterip, hakkında yaptırım uyguladığımız sorumlular arasında zamanında Türkiye Elektrik Kurumu Genel Müdürlüğü yapmış olup halen kendi partisinden milletvekili ve üstelik KİT Komisyonu Başkanı olan bir arkadaşının olması ve raporu imzalamadan usulen bu arkadaşı haberdar etmesi nedeniyle konuyu çok yakından bilmesine rağmen adeta bilmezden gelerek, “bir rapor yapmıştık neydi o, bak beyefendiler soruyor” mealinde sözlerle giriş yapıp sözü bana  bıraktı. 
Doğrudan Kayseri Elektrik şirketinin Genel Müdürüne hitap edip, kendisine bu konuyu kaç kez izah ettiğimi, bakanlık müfettişlerinin başkanlığında onlarca görevli tarafından düzenlenen raporun onaylanarak yargıya intikal etmesinden sonra bakanlıkça yapılacak bir şey olmamasına rağmen bu ısrarın ve bu kadar insanı buraya getirmenin doğru bir davranış olmadığını söyledim...
O, yüzünde hep tebessüm ifadesi olan milletvekilinin ve diğerlerinin suratları asıldı...
Bakan, sinirlenmiş olacağımı düşünmüş olmalı ki, benim görevimin başına dönebileceğimi söyledi; odadan çıktım...
*
Aradan yaklaşık üç veya dört ay geçmişti ki, Ecevit’in partisinden yoğun istifalar olunca hükümet sallandı ve Devlet Bahçeli’nin çağrısı üzerine erken genel seçime gidildi...
Ve bilindiği üzere AKP hiç beklenmedik bir çoğunlukla tek başına iktidara geldi...
Kayseri Elektrik şirketinin o Genel Müdürü Kayseri milletvekili, bakanın odasında karşılaştığımız hemşerisi milletvekili de AKP’nin kurduğu ilk hükümetin başbakanı oldu...
Tesadüf olsa gerek, AKP’nin iktidar olmasının hemen ardından, muhtemelen iktidar değişikliğini beni bertaraf etmek için fırsat bilenlerce düzenlenen ve asılsız iddiaların yer aldığı isimsiz imzasız şikayet mektupları gerek başbakanlık, gerekse bakanlığımca ilgili mevzuata göre işleme konulmaması gerektiği halde, hukuka aykırı bir şekilde işleme konularak hakkımda onlarca usulsüz ve haksız soruşturma başlatıldı...
İlk iş, soruşturmaların selameti gerekçesiyle görevden uzaklaştırıldım...
Bu işlem için yargıya gittim, ama o arada kararnamem imzalanarak görevden alındım... 
Bunun için de ayrıca yargıya başvurdum...
Etrafımda, iyi günlerimde yanımda olan hiç kimse kalmadı...
Bakanlıkla dava yolu ile karşı karşıya olduğum için kimse yakınımda görünmek istemedi, o aydın geçinen, sorsan dürüst, namuslu, cumhuriyetçi ve laikim diyenler köşe bucak benden kaçtı...
Yalnız kaldım, acı çektim, kahroldum...
Ama dürüst çalışmanın bedeli buysa öderim dedim; ödedim, yılmadım...
Sonunda, daha o tarihlerde yargı siyasallaşmadığından,idarenin açtığı onlarca soruşturmanın uydurma olduğu anlaşıldı ve aylarca süren hukuk mücadelesini alnımın akıyla kazandım...
Bana sürülmeye çalışılan kara, bunu yapmak isteyenlerin ellerine yüzlerine bulaştı..
Görevime iade edildim, ama devam etmek için gereken gücüm kalmamıştı...
Hem, kimlerle çalışacaktım?..
Sadece ve sadece hukukun ve görevimin gereklerini yansız ve dürüstçe yaparak çalışamamaktansa, hiç çalışmamayı daha evla gördüm ve emekliliğimi istedim.
*
Kaderin cilvesi olsa gerek... Ben emekli oldum, ama o Kayseri Elektrik’in Genel Müdürüyken milletvekili olan arkadaş Enerji Bakanı, AKP’nin ilk başbakanı olan hemşerisi milletvekili de cumhurbaşkanı oldu...
İşte benim hikayem de bu!
Yılmaz Özdil’in yazdığı rahmetli Emniyet Müdüründen farkım, hala hayatta olmam...
Çok şükür!
Kimseye de kırgın ve kızgın değilim..
Sadece, bu dünyadan gittikten sonra birileri yazacağına kendi hikayemi kendim yazayım dedim...
Her şeye rağmen, bir gün adaletin yerini bulacağına, dürüst, namuslu, ülkesini seven bürokratların bizlerin bıraktığı yerden onur bayrağını taşıyacağına inancım da tam...
Çünkü her gecenin, her karanlığın mutlaka bir sabahı olduğunu biliyorum.

Mustafa Tuğrul Turhan

 

 

 

1 yorum:

  1. Sevgili Mustafa, ne mutlu sana eğilmemişsin, bükülmemişsin dimdik ayakta kalmışsın, kişiler seninle devletin gücünü kullanarak uğraşmışlar. Sense tek başına mücadele ederek davalarını kazanmışsın. Şimdi en üst makamda ancak hala MV.lığı yada C.Başkanlığı kisvesinin arkasında hala hukuksal olarak aklanmamış, İşte senin üstünlüğün burda ortaya çıkıyor... Seni tekrar kutluyor... Bu tür bürokratik yazılarınla toplumu aydınlatmaya devam diyorum ...

    YanıtlaSil