26 Aralık 2013 Perşembe

Tablo...

“Hukuk herkese lazımdır” sözü, nerede çok kullanılıyorsa bilin ki, orada hukuk mumla aranmaktadır...
Son yıllarda ülkece bu sözü sıkça kullanıyor olmamız ve malum durumumuz da bunun en somut kanıtıdır...
Peki, hukuk soyut bir kavram olduğuna göre, bu sözün pratiğe yansıması, ete kemiğe bürünmesi nasıl gerçekleşecektir?
Bağımsız ve özgür yargının, evrensel kurallarla adalet dağıtmasıyla...
Sadece ve sadece insan haklarını ve hukuku ön planda tutarak işlemesiyle...
Peki, yargı kavramı da soyut olduğuna göre, bunun somutlaşması nasıl sağlanacaktır...
İnsan eliyle...
Yani, yargı erkini işletecek olan yargıç ve savcıların yasa ve hukuk çerçevesinde ama nihayetinde vicdanlarıyla verecekleri kararlarla...
İşte bütün mesele budur...
Herkese lazım olan hukuk,  böyle hayata geçirilecektir...
*
Öyleyse, yargının bağımsız olması kadar, yargıç ve savcıların da bağımsız olmaları, herhangi bir siyasi düşüncenin, grubun veya dinin etkisi altında olmamaları gerekir...
Bazı şeyler vardır ki, şuyuu vukuundan beterdir...
Yargıç veya savcıların, bir siyasi çizginin, bir dinin veya grubun savunucusu olduklarının, onların etkisi veya baskısı ile karar verdiklerinin söylentisi bile, gerçekten böyle olmalarından daha kötüdür...
Çünkü orada yargıya güvenden söz edilemez, güven olmayan yerde de hukuk olmaz...
*
Ne yazık ki, şu an yaşadığımız tablo tam da budur...
Yargı erkinin, bir siyasi düşüncenin ve hatta dini referans alan bir tarikat grubunun vesayeti altına girdiği çok konuşulur olmuş ve buna bağlı olarak da yargıya duyulan güven ciddi ölçüde sarsılmıştır...
O nedenledir ki, kamuoyuna mal olmuş davalarda verilen her karar, toplumun bir kesimince alkışlanırken, diğer kesimince siyasi ve yanlı bulunmaktadır...
Balyoz, Ergenekon bunun en somut örnekleridir...
*
İşler öyle bir noktaya varmıştır ki, daha düne kadar, objektif olmaya çaba gösteren savcı ve yargıçların görev yerlerini değiştiren HSYK, birden bire hukukun üstünlüğünü hatırlayarak, hükümetin Adli Kolluk Yönetmeliğini değiştirmesine karşılık bildiri yayınlamış...
Bir savcı, yürütmekte olduğu bir soruşturma kapsamında kolluk olarak polisi görevlendirmek istemiş, polis, savcının talimatlarını yerine getirmemiş ve savcı,  ertesi gün yazılı bir basın açıklaması yaparak, başsavcılıkla yaptığı görüşmenin ayrıntılarını belirtip, polisin, verdiği kolluk görevini yapmayarak suç işlediği ve dosyanın kendisinden alındığını duyurmuş...
Arkasından, başsavcı bir basın açıklaması yaparak, savcının yanlış bilgi verdiğini, dosyanın, biri Terörle Mücadele Kanunu’ndan sorumlu vekil olmak üzere beş savcı tarafından incelendiğini söylemiştir...
Başsavcının açıklamalarında oldukça ilginç bilgiler bulunmaktadır...
Bunların en çarpıcılarıysa, bir savcının kendiliğinden soruşturma başlatamayacak olmasına ve yürüttüğü soruşturmalardan başsavcılığa bilgi vermekle yükümlü bulunmasına rağmen, iki yıldır hiç bilgi verilmeden yürütülen soruşturmaların olduğu, bunların kayıtlara başka isimlerle girilmiş, ya da hiç kaydedilmemiş olduğuna, bir savcının böyle bir soruşturmayı isterse yırtıp yok edebileceğine, isterse de işleme koyabileceğine, bunları bilen gören olmadığına, son olayda, savcıyla görüşüp bilgi alındıktan ve başsavcı vekili ile dosyayı inceleyip daha detaylı bilgi vermesi söylendikten sonra ertesi gün dosyanın basına yansıdığına, gizlice medyaya ve emniyete intikal ettirildiğine, savcının medya gücüyle çalışamayacağına, aslında bu şekilde medyaya sızdırmanın suç olduğuna ve bu gibi hallerde dosyanın o savcıdan alınmasının kural olmasına rağmen, bu yapılmayıp talimata uyması için kendisine yazı yazıldığına dair olanlardır...
*
Bu iki açıklama, içerikleri itibariyle ayrı ayrı önemli olsa da en önemli tarafları, yargı erkinin içinde bulunduğu durumu ortaya koymasıdır...
Belli ki, hukuku ve adaleti sağlamakla yükümlü yargı, bağımsız ve objektif olmaktan çok uzaktır...
Savcı, basın açıklamasını bitirirken “Devletin üç temel erkinden biri olan, bağımsız ve tarafsız bir şekilde görev yapması beklenen yargı erkinin bir mensubu olarak bizlerden beklenen, mevzuatın bize vermiş olduğu yetki çerçevesinden işlenen suçlar ve işleyenler hakkında gereğinin yapılmasıdır. Görevimiz, baskılardan korkarak ve çekinerek milletin hukukunu çiğnetmek değil, milletimizin hukukunu koruma yolunda görevimiz hakkıyla yerine getirmeye çalışmaktır.
Bu zorlu süreçte, en başta meslek büyüklerimiz olmak üzere sütün hukuk camiasından yargı bağımsızlığına sahip çıkmalarını bekliyorum.” Demektedir...
Bu noktada akıllara şu soru gelmektedir: Bu ülkede en temel görevleri cumhuriyeti korumak olduğu için adlarının önünde “cumhuriyet” sözcüğü bulunan cumhuriyet savcıları, o cumhuriyetin altı oyularak ülke bu hale gelirken acaba neredelerdi?
O zaman görevlerini hakkıyla yerine getirmek neden dertleri olmadı da şimdi görev aşkıyla yanıp tutuşur oldular?
Bu sorunun doğru yanıtı, aslında bugün olan bitenlerin de yanıtıdır...
Daha önce de söylediğimiz gibi mesele yolsuzlular değil, iktidar gücünü paylaşma kavgasıdır...
Başsavcının dediğine ve savcının elindeki dosyanın tarihine bakılırsa uzun zamandır elde tutulan dosyalar şimdi bir taraftan işleme konulmakta, bir taraftan da medyaya servis edilmektedir...
Bu, hukuk ve adaletin tecellisinden çok, bir tarafında, bir tarikat yapılanmasının mensubu oldukları iddia edilen ve bu nedenle de “şaibeli” duruma gelmiş olan savcıların, diğer tarafında o tarikatı tasfiye ederek,  yollarını ayırmaya çalışan siyasi iktidarın olduğu bir kirli kavganın göstergesi olabilir...
Bu da kuşkusuz, tuzun koktuğunun karinesidir...
Bu tablodan anlaşılmaktadır ki, “hukuk herkese lazımdır” sözü, bundan sonra eskiye göre daha çok kullanılacaktır...

Mustafa Tuğrul Turhan


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder