21 Mart 2015 Cumartesi

HDP Açısından Seçim Analizi...

Genel seçimlere kısa bir süre kalmışken, önemli bir süreçten geçtiğimize hiç kuşku yok...
*
Davutoğlu başkanlığındaki AKP hükümetinin, cumhurbaşkanı ile zaman zaman belirginleşen ters düşmeleri, özellikle son günlerde” Kürt sorunu” ile ilgili olarak Erdoğan, “böyle bir sorun yoktur” melainde açıklamalar yaparken, başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın bu konuların hükümetlerinin  sorumluluğunda olduğunu ve cumhurbaşkanını sevmekle birlikte, bunları bakanlar kurulu toplantılarında paylaşmak yerine, ekranlarda konuşmasını doğru bulmadıklarını açıklaması, diğer başbakan yardımcısı Yalçın Akdoğan, izleme heyeti oluştururken, Erdoğan’ın istihbarat örgütü varken ayrıca izleme heyeti uygulamasını doğru bulmadığını söylemesi,

Buna karşılık “Kürt sorunu” tartışmasına “Kürt” tarafı olarak katılan, HDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın, Erdoğan’a “HDP var oldukça seni başkan yaptırmayacağız” demesi,
Ve AKP tarafının da bu açıklamaya karşılık olarak, MİT vasıtasıyla da olsa Erdoğan ile uyum içinde “Çözüm süreci” adı altında belli mesafeler alan Öcalan’ı “cici”, Erdoğan’ı başkan yaptırmayacaklarını söyleyen Demirtaş’ı ise “tu kaka” ilan etmesi,

Bu sürece, HDP’nin barajı geçip geçemeyeceği tartışmaları arasında “Kürt sorununa” hangi siyasi parti veya çizginin nasıl baktığının damga vuracağını göstermektedir.
*
Bir önceki analiz yazımızda, CHP’nin, aslında “çözüm sürecine” karşı olmamakla beraber, bunu klasik seçmenine ve tabanına anlatmakta sıkıntı yaşaması nedeniyle bu konuda net ve açık bir tavır içine giremediğini, barıştan silahsızlanmadan yana olduğunu genel olarak ifade etmekle yetindiğini, bununsa hiçbir tarafa güven vermediğini,

MHP’nin ise baştan beri bu konuda hamasi davrandığını, ancak artık fiili bir durum halini almış olan bu konunun çözümüne dair somut açıklamasının olmadığını,

Belirtmiş ve ABD’nin liderlik yaptığı emperyalizmin BOP projesi kapsamında, Türkiye, İran ve Irak üçgeninde oluşturmak istediği bir Kürt yapılanmasının hayata geçirilmesi için hala en uygun siyasi iktidarın AKP olarak görüldüğünü, dolayısıyla, bu bağlamda ABD emperyalizmine karşı çıkılmadan, yürütülecek milliyetçi duruşların yeterli olmadığını söylemiştik...
*
Bu nedenle bu analizimizde daha çok, seçimlere damga vuracak olan “Kürt sorununun”  Kürt tarafı olarak görünen HDP üzerinde durmakta yarar görmekteyiz...
*
Önce belirtelim ki, HDP’nin barajı geçip, geçemeyeceği sorusu, fala bakar gibi cevaplanacak bir konu değildir.

Bilindiği üzere HDP’nin barajı geçemeyeceğini bile bile, aralarında bulunan gizli bir anlaşma gereğince kendi isteklerini almak ve Öcalan’ın serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla, AKP’nin Anayasa’yı değiştirip Erdoğan’ın başkan olmasına imkan verecek bir çoğunluğu elde etmesi için parti olarak seçime girme kararı aldığını söyleyenler olduğu gibi, HDP’nin, ‘barajı aşamazsam bunu gerekçe yapar ve kendi parlamentomu kurarım’ diyerek bu yola gittiği değerlendirmesinde bulunanlarda vardır...
*
Bu görüşlerden ilki pek de gerçekçi görünmemektedir; çünkü şayet HDP ve AKP’nin aralarında bir anlaşma var da seçimler sonrasında Erdoğan, HDP’nin istedikleri yerine getirilerek başkan yapılacaksa, bunun için HDP’nin baraj altında kalarak, AKP’ye Anayasa’yı değiştirecek bir çoğunluğu kazanması için fırsat vermek yerine, eskisi gibi bağımsızlarla girip mecliste gurup kurarak AKP ile birlikte Anayasa’yı değiştirerek, Erdoğan’ın başkanlığı karşısında istediklerini alması çok daha akılcıdır...

Bu durumda HDP, hem mecliste temsil edilecek ve hem de bütün inisiyatifi AKP’ye bırakmamış olacaktır. AKP’de çoğunluk kendisinde olsa da Anayasa’yı tek başına değiştirmeye uğraşan bir parti değil, mecliste bir partiyle de olsa uzlaşan bir iktidar görüntüsü vermiş olacaktır.
*
İkinci görüş daha çok dillendirilmekteyse de aslında bunun da uygulanabilirliği zayıf ihtimal olarak görülmektedir. Zira güneydoğu da ayır bir parlamento kurulması için uygun bir konjönktür olduğunu söylemek zordur ve HDP de bunu görecek deneyime sahiptir. “ Çözüm süreci” denilen süreç, bir anlamda Türk kamuoyunun ana dilde eğitim ve özerklik gibi radikal konularda ikna edilmesi ve alıştıra alıştıra yapılmasıysa ki, budur; o halde bu süreç devam ederken Türk kamuoyunun kerhen de olsa sesiz kalmasını sağlayacak “silahsızlanma” gibi adımları atmak yerine, tepkisini çekecek ve uzlaşı içinde süreci yürüttüğü AKP iktidarını zora sokacak olan, ayrı parlamento kurulmasının da akılcı bir iş olmayacağı açıktır.
*
HDP’nin seçime parti olarak girmesinin temel gerekçesi, en kuvvetli olasılıkla, Cumhurbaşkanlığı seçiminde yakaladığı 9,5 civarındaki oy oranıdır. HDP kurmayları, bu oy oranının, HDP kurulurken Türkiye’deki bütün ezilen kesimlerin ve “solcuların” da partisi oldukları yolundaki beyanlarının ve Apo’nun, Mahir Çayandan “el aldığı”, onun devamı olduğu yolundaki açıklamalarını sonucunda elde edilmiş olduğunu, bu seçimde de sadece Kürt’lerin değil, sol dahil, diğer kesimlerden oy almaları halinde barajı geçebileceklerini düşünmüş olsa gerektir...

Bu bir risk almadır ve aslına bakılırsa, AKP’ ile “stratejik” ortaklıkları olduğu için parlamentoya girememeleri çok da önemli bir kayıp olmayacaktır. Önemli olan milletvekili olmak değil de Kürt hareketinin belli tavizleri alması ve hedefe yürümesiyle,  AKP iktidarında nasıl olsa çözüm süreci sürdürülecektir. Bunun teminatı zaten parlamentodaki HDP değil, Kandil’deki PKK’dır. Öyleyse parlamentoya girip girememenin pek de önemi bulunmadığı ortadadır...
*
Peki, HDP kurmayları barajı aşacakları yönündeki öngörülerinde ne kadar haklıdır. Yani, Kürt’ler dışında kalan hangi kesimler ve hangi sol HDP ye oy verecektir...
İşte bu sürecin can alıcı sorularının en başta geleni budur. Son günlerde kimi kesimlerce yapılan açıklamalar, HDP’nin, sol dahil diğer kesimlerden de oy beklentisinde haksız olmadığını ortaya koymaktadır.

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonunun, ardından bir gurup “aydın ve sanatçının” da seçimlerde türlü bahanelerle HDP’ye destek vereceklerini açıklaması bunun göstergesidir.
Ne var ki, esas olan bunların ne denli somutlaşacağı ve oya yansıyacağıdır. Ne Avrupa Alevi Birlikleri federasyonu tüm Alevileri, ne de geçmişte de “demokrasi” getirecek hayaliyle AKP’yi desteklemiş olan sözde aydınlar ve sanatçılar tüm aydın ve sanatçıları temsil etmektedir.

Bunun ötesinde Türkiye de dağınık gruplar halinde de olsa bugüne kadar HDP’ye destek vereceğini resmen açıklayan bir sol harekette olmamıştır.

Elbette bunun çok önemli ve haklı nedenleri bulunmaktadır. Bu nedenlerin en başta geleni, HDP’nin klasik anlamda “sol” ile daha açık ifadeyle sosyalizmle ne kadar alakası olmadığıdır.
*
Daha önce muhtelif yazılarımızda defalarca belirtmiş olduğumuz üzere, HDP etnik milliyetçilik temelinde silahlı terör örgütü olan PKK’nın legal kolu olması hasebiyle, klasik anlamda sol ile ilgisi bulunmamaktadır. Sosyalist sol, milliyetçi değil, evrenseldir, yoksul ve ezilenlerin sesi olurken “milliyet” temelinde değil, “sınıf” ve evrensellik temelinde hareket eder. Terör ve katliamcılık solun işi değildir, sosyalistler aynı zamanda hümanisttir.  HDP, yoksul, ezilen Kürtleri değil, zengin aşiret reislerini temsil etmektedir. Daha önemlisi, ülkemizdeki yoksulluk meselesi, şu veya bu bölge veya milliyetle sınırlı değildir. O nedenle Kürt hareketi çerçevesinde ele alınması sol bir yaklaşım olamaz.

Sol’ un 1900 lü yıllarda, eski sömürgecilik döneminde savunduğu, “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” savı, yeni sömürgecilik döneminde geçerliliğini çoktan yitirmiş, ulus devletlerin yerini, topluluklar almıştır. Bu bağlamda artık ulusçuluk ve kendi kaderini tayin meselesi, anti emperyalist ve ilerici bir duruş değil, emperyalizmin ülkeleri bölmek, parçalamak ve istediği gibi yönetmek için kullanmaya çalıştığı bir modelin kuklası olmaktır.

Apo ne kadar Mahir Çayan’ların devamıyım dese de bunun gerçekle hiçbir ilgisi yoktur; Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş gibi gençlik liderlerinin başını çektiği sol hareketlerin de Kürt milliyetçiliğini ve Kürtlerin ayrı bir yapılanma içinde olmalarını savunmaları da söz konusu değildir. Etnik Kürt milliyetçiliği yapanlar,  meydanı boş bulduklarından onların bıraktığı onurlu mirası sahiplenerek, taban genişletmeye sempati kazanmaya çalışmaktadır. Mahir’lerin Deniz’lerin yazdıklarına, söylediklerine, attıkları sloganlara, en başta geleni bağımsız Türkiye’dir. Onların önceliği, Amerika’nın başını çektiği emperyalizmin sömürüsünden kurtulmuş bütün bir Türkiye’dir; halkların kardeşliğidir. PKK ve uzantılarıysa, Orta Doğunun yeniden dizaynında kullanılmak için emperyalist Amerika ve ortaklarının kucağında büyütülmüştür.

HDP bugün, ne kadar legal görünse de, bütün ezilen kesimleri kucaklama iddiasında olsa da son tahlilde Kandil’de yuvalanan terör örgütü PKK’dan güç alan, onun silah kullanma şantajıyla ve onun liderinden aldığı talimatla siyasete yön veren bir oluşumdur...
Eski BDP neyse HDP de odur...
*
Bu çerçevede, HDP şimdilerde her ne kadar AKP’ye karşı bir cephe oluşturuyormuş imajı yaratmaya çalışsa da bugüne kadar PKK ile mesafesini koruya gelmiş olup geçmişte PKK uzantısı siyasi partilere oy vermeyen “sol” ve “diğer” kesimlerin bugün HDP’ye oy vermesi için geçerli hiçbir neden bulunmamaktadır.
*
İçlerinde sosyal medyanın büyüttüğü, bu kapsamda güç vehmedilen malum isimlerin de bulunduğu bir küçük “sanatçı” gurubun ve dar Alevi örgütlenmelerin HDP’ye destek verecekleri yönündeki açıklamaların, bu partinin barajı geçmesi için yeterli olması da çok kuşkuludur.
*
Şimdilik görünen budur...
*
Tabi, seçimlere kısa süre kalmışsa da, siyasette 24 saatte çok şeyin değişebileceğini unutmamak gerekir...
*
O nedenle, köprülerin altından daha çok suların akacağını söylemek de yanlış olamayacaktır...

Mustafa Tuğrul Turhan






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder