12 Aralık 2016 Pazartesi




MARMARA ADASI MERMERDİR... (Bürokrasi anıları)


Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı müfettişiydim, ama bir dönem çoğunlukla maden sektörüyle ilgili soruşturmalarda görevlendiriliyordum. Tabiri caizse, kısmetim maden işlerinden açılmıştı ve öyle de devam ediyordu.

Müfettişliği uhdesine verilen yeni maden işi de Marmara adasında bulunan bir mermer sahası ile ilgiliydi. Bakanlığa verilen bir şikayet dilekçesinde şikayetçi özetle, mermer sahasının ruhsatının kendisine ait olduğunu, ancak bir takım oyunlarla bilgisi dışında ruhsatın yürürlüğünün düşürüldüğünü ve başka şahıslara devredildiğini belirtmekteydi.
**
İlk incelemeleri yapmak için Maden Dairesi Başkanlığından aldığım söz konusu ruhsat ait dosyaya şöyle bir göz attığımda, şikayeti, haklı gerekçeleri olmayan afaki bir ihbar gibi görüp, işi kısa sürede tamamlayarak, daha önceden planladığım yaz tatiline çıkana kadar inceleme raporumu yazıp verebileceğimi düşündüm.

Tahminen bir hafta sonra raporu verebileceğimi düşüncesi ile izin dilekçemi başkanlığa verdim ve raporumu dosya tetkiki üzerinden edindiğim bilgi ve belgeler çerçevesinde yazmaya koyuldum.

Yoğun bir çalışma temposuyla neredeyse raporumu tamamlamıştım ki, raporun ekine koyacağım bazı evraklarda bulunan, şikayetçiden sonra ruhsat verilen şahsa ait imzalardaki farklılık dikkatimi çekti; kafam birden karıştı.

Sahayı usulüne uygun olarak devraldığı görülen ve İstanbul’da ikamet ettiği anlaşılan kişinin ilk başvuru dilekçesindeki imzası, daha sonra verilen işletme projesi ve faaliyet raporundaki imzalarının hiç birisi, birbirini tutmuyordu. Yine de ilk bakışta anlaşılamayacak kadar ustaca atılmış olmalıydı ki, dosyayı ilk incelememde gözümden kaçmıştı. Lakin dikkatle bakıldığında, imzaların başlangıç ve bitiş çizgileri, kalem eğimleri farklılık gösteriyordu.

Bu durum, saha sahibinin Maden Dairesi içinden birileri ile irtibatlı olduğunu, önce şikayetçinin basit bir hatasından yararlanarak içeridekilerce sahanın düşürüldüğünü ve zaman kaybetmemek için yeni ruhsat verilecek kişinin imzası taklit edilerek başvuruda bulunulduğunu ve sonraki işlemlerin de bu yöntemle yürütüldüğünü, belki de sahanın yeni sahibinin hayali birisi olduğunu düşündürmüştü.

Zira ilk ruhsat sahibinin yükümlülüklerini tam olarak yerine getirmemesi nedeniyle mermer sahası düşürülse bile, hemen aynı günlerde İstanbul’daki yeni ruhsat sahibinin bu sahanın düşmüş olduğunu bilerek, ruhsat talebiyle başvuru yapması içeriden irtibat olmadan pek mümkün görünmüyordu. Ama bu sadece bir kuşkuydu.

Böyle olunca da o ana kadar yaptığım dosya incelemesi üzerinden rapor yazmam imkansız olmuş, inceleme ve soruşturma adeta sıfırdan yeni başlamıştı.
**
İmzalar arasında tutarsızlıklar olduğunu, birçok kişi belki fark edemezdi ama işini seven ve dolayısıyla dikkatli çalışan birisi olmam nedeniyle olsa gerek ben fark etmiştim ve işin boyutlarını başka noktalara taşımış, soruşturmaya geçmiştim; yine gerçeğin peşinde koşacak ve yine kendimi yoracaktım.

İmzalardaki farklılıkları fark etmeme rağmen, bir an önce tatile çıkmak için, bunu görmezden gelip, incelemeyi derinleştirmeden her şey normal diye yazıp bitirmiş olduğum raporu başkanlığa vermek vicdanıma sığmazdı. Bunu yapabilecek karakterde olanlar yok değildi, ama ben yapamazdım. Bu işler bana uymazdı.

Daha önce raporumu bir haftaya kadar verip yıllık izine çıkmak istediğimi bildirmiş olmam nedeniyle soluğu Teftiş Kurulu Başkanımız Sırrı beyin yanında aldım. Durumu kısaca özetleyip, raporu verip izne çıkmayı planladıysam da şimdi iznimi kullandıktan sonra verebileceğimi, zira işin uzayabileceğini söyledim.
**
İzin dönüşü, dosyada bulunan adresine bir iadeli taahhütlü mektup göndererek, ruhsat sahibini, belirttiğim güne Ankara’ya çağırdım. Yüz yüze görüşecek ve imzaların ona ait olup olmadığını araştıracak, sahanın ruhsatına sahip olurken yaptığı işlemleri bir de onun ağzından dinleyecek ve sonrasında bu görüşmeden elde edeceğim verilere göre yol çizecektim.

Sahaya ait ruhsatın yeni ve son sahibi, mektubumda belirttiğim günde benimle görüşmeye geldiğinde, kısa süren hoş geldiniz faslından sonra imzalar konusuna hiç girmeden, ruhsatı nasıl aldığına ilişkin süreci anlatmasını isteyip, bunu usulen yazılı olarak kayda geçireceğimizi söyledim. Daktilo yazımı işlemini yapması ve aynı zamanda anlatılanlara ve yazılanlara tanıklık etmesi, mesleki ifadesiyle, zabıt katipliği yapması için, daktilo memuru arkadaşımı da davet edip, ruhsat sahibinin söylediklerini aynen yazdırdım.

Bunu yapmaktaki tek amacım, adama 3 nüsha düzenleyeceğimiz ifade tutanağının altına 3 kez imzasını attırmaktı. Böylece, bizzat yanımda attığı imzasını görmüş olacaktım. İmza konusunu baştan açmış olmam halinde adam bir tedbir alabilir, nüshalara eğimleri farklı, boyutları biraz değişik imzalar atma yoluna gidip, bazen böyle tutarsızlıklar olduğu falan türünden saçma gerekçelerle de olsa kendisine göre bir savunma geliştirebilirdi.

Son derece rahat bir ortamda, hiçbir suçlamaya muhatap olmadan ifade vermiş olması, yeni ruhsat sahibinde işlerin yolunda gittiği izlenimi yaratmıştı. Bu durum, hareketlerinden kolayca anlaşılıyordu. Zaten benim de istediğim böyle hissetmesiydi.

Neticede ruhsat sahibi, bu rehavet içinde ifadesinin 3 nüshasını da imzaladı. Attığı imzaların üçü de birbirinin aynısıydı, ama benim önümdeki dosyada bulunan belgelerdeki imzalar ile tutarlı değillerdi. Dosyada bulunan belgelerdeki imzaların hepsi birbirinden farklı olduğu gibi benim yanımda attığı imzalardan da farklıydı.
**
İşte şimdi, ikinci aşamaya gelinmişti. Ruhsat sahibine, “küçük bir problem var, o nedenle bir ek ifadenizi almak zorundayım” dediğimde, yüzündeki ifade anında değişti, rahat tavırların yerini tedirginlik aldı.

Hele, yanımda attığı üç imzanın kendisine ait olduğuna şüphe olmadığını, ancak dosyadaki belgeleri kendisine göstererek, bunlardaki imzaların da kendisine ait olup olmadığını belirtmesini istediğimde yüzü iyice allak bullak oldu.

Artık kaçışı yoktu; bu imzaların kendisine ait olmadığını söyleyemeyeceğine göre, evet demekten başka çaresi kalmamıştı. Nitekim o da öyle yaptı ve kendisine ait olduklarını söyledi. Aradaki farklıklar hususunda ise bir fikrinin olmadığını belirtmekle yetindi.

Bu sahada kendisine ruhsat verilmesinde Maden Dairesi içinden kendisine destek veren ve yardım edenler olup olmadığı, şeklindeki sorularıma, kesinlikle olmadığı, yolunda yanıtlar verdi. Bu konuda kuşkularım yok değildi, ama ne yazık ki, elimde bundan başka söylediklerinin aksini kanıtlayacak hiçbir delil de yoktu...

Bu nedenle daha fazla uzatmadım, şifahi olarak bana söylediklerini ifade olarak zapta geçirtip kendisine imza ettirdikten sonra, bu imzaları inceletip, ona göre değerlendirme yapacağımı söyleyerek, kendisini gönderdim.
**
Bana göre adamın yalan söylediği çok açıktı. Ama, raporumu yazarken bunu hukuken belgelemem ve tartışmaya mahal vermeyecek şekilde ortaya koymam gerekirdi. Bu amaçla, Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Daire Başkanlığıyla resmi bir görüşme yaparak, imza örneklerinin aynı elden çıkıp, çıkmadığının bir raporla tarafıma bildirilmesini talep ettim. 

Emniyet, aslında kendisi dışındaki kurum ve kuruluşlara bu tür bir hizmet vermek zorunda olmamakla birlikte, sanırım saygılı ve centilmen davranışlarımı da göz önünde bulundurup, bu talebimi bir kamu görevidir diyerek, geri çevirmedi ve incelemeyi kabul etti. Ben de kendilerine gerekli olan asıl imza örneklerini içeren ifade tutanaklarını ve incelenmesini istediğim imzaları taşıyan dosyadaki belgeleri verdim.
**
Yaklaşık bir hafta kadar sonra çıkan kriminal raporda, dosyadaki belgelerde bulunan imzaların, ifade tutanaklarındaki imzalar ile aynı elden çıkmadığı, bütün teknik boyutlarıyla açıkça belirtiliyordu. Böylece, tahminlerimde yanılmadığım ortaya çıkmış ve inceleme konusuna da nokta konulmuş oldu. Benim göz kararı vardığım kanaat, artık belgeye dayanan hukuki bir boyut kazandı.

Bu moral ile hızla kaleme aldığım raporda, inceleme ve soruşturmanın başından beri gelişen süreci belgeleriyle ortaya koyarak ve usulsüz yollarla elde edilmiş olan ruhsatı iptal edilmesini ve haklı olduğu anlaşılan şikayetçinin hakkının teslim edilip, ruhsatının tekrar verilmesini sağladım.
**
Bundan yaklaşık bir buçuk iki ay sonra, Teftiş Kurulu Başkanımız Sırrı bey, beni çağırıp da zamanın Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Fahrettin Kurt’un, son düzenlediğim rapordan dolayı beni kutladığını söylediğinde çok ama çok şaşırdım. Böyle bir şeyi şimdiye kadar yaşamadığım gibi, benden daha kıdemli üstatlarımdan da duymamıştım.

Neden diye soran bakışlarım üzerine başkan, şikayetçinin bakanın dayısı olduğunu, fakat bunu incelemenin objektif yapılmasını etkilememek ve yanlış anlaşılmaktan koktukları için, kimseye söylemediklerini, soruşturma bittiğinde haklarının teslim edilmesinden sonra gösterdiğim üstün performans nedeniyle bana teşekkür etmeyi insanlık borcu saydıklarını, bakanın bunları tarafıma iletmesini istediğini söylediğinde, şaşkınlığım daha da arttı.

Hele, Bakanın dayısının teşekkür için bana getirdiği, ancak o gün bakanlıkta olmamam nedeniyle bana teslim edilmek üzere Müsteşar Yardımcısı bir arkadaşımıza bıraktığı fındık ve balı kabul etmeyeceğimi de benim adıma belirttiğini söylerken, çalışkanlığı ve dürüstlüğüyle efsane olmuş Sırrı bey’in gözlerinden benimle gurur duyduğu çok net okunuyordu.

Bu, benim için en büyük hediyeydi.

Yapılan görev karşısında hediye kabul etmemek, başkanımızın karakterinde olmadığı gibi benim karakterimde de yoktu.

Bu nedenle, kendisine “çok iyi yapmışsınız” dedim ve yanından gururla ayrıldım.

                                      ---0--- 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder