17 Ekim 2017 Salı




YAŞAM FELSEFESİ...

İnsanların tatil anlayışları çok farklı; kimi, beş yıldızlı otellerde “her şey dahil” modelini tercih edip gittiği yöreyi bile görme imkanı olmadan geri döneceği bir tatili, kimi daha ucuz ve gittiği yöreyle iç içe olabileceği, oranın insanıyla kaynaşabileceği bir tatili tercih ediyor...

Ben ve ailem, ikinci kategoride olanlardanız; gittiğimiz yöreyle ve insanlarıyla iç içe olmayı kaynaşmayı seviyoruz...

Yıllardır olduğu gibi bu yıl da bir ev kiralayıp Bodrum Turgutreis’e gittik; eski yıllara göre oldukça uzun kaldık, bütün yazı ve hatta sonbaharın ilk ayını orada geçirdik; Turgutreis’i merkez yaptık, ama Bodrum’un her yanını karış karış gezip keyfini çıkardık; hepsinden önemlisi de yeni dostlar edindik...

Bu yıl, bir farklı iklimin, bir farklı coğrafyanın, bir farklı kent modelinin, insan tabiatı üzerinde önemli etkisi bulunduğuna, bu çerçevede Bodrum yöresinin insanının, biz büyük şehir insanlarından çok farklı; sevecen, sakin, hoş görülü olduğuna dair görüşümüz iyice pekişti...

Bunun böyle olmasının nedeni sadece deniz iklimi değil elbette; başka birçok nedeni var; ama galiba en başta gelenleri; onların, bizler gibi, her gün yoğun trafikle cebelleşmiyor, gökyüzüne uzanan çok katlı garip binalarda değil, iki katlı mütevazı evlerde yaşıyor, günlük ihtiyaçlarını yürüyerek veya bisikletle ulaşabileceği yerlerden karşılıyor, yorulmuyor, gerilmiyor olmaları...

Bunu, dönüşte Ankara’ya girerken, şehrin yeni ve gözde semtlerinden olan Yaşamkent’e yaklaştığımızda yoğunlaşan trafiği ve alabildiğine yüksek beton yığınlarını görünce daha iyi anladım...

O yörenin insanıyla, bizim farklı olmamız kadar doğal bir şey olamaz...

Bizim metropol insanı, abartılı bir peyzajla süslenmiş bu acayip kulelerin 32. Katında bilmem kaç trilyona bir daire alıp metrelerce aşağıda kalan bahçedeki tek bir ağacı bile göremeden dört duvara arasına girdiğinde ve altına bir de pahalı bir araba çektiğinde mutlu olarak, daha doğrusu mutlu olduğunu zannederek yaşıyor, Bodrum’da yaşamaya alışmış bir insansa, en çok ikinci katta oturduğu beyaz boyalı mütevazı evinin penceresinden bahçesini veya yaşadığı sokağı rahatça görebilip, yürüyerek, bisikletiyle veya üç tekerlekli motoruyla bütün işlerini hallederek, kasmadan yaşıyor...

Bu iki yaşam biçimi arasında sadece fiziki ve maddi değil, önemli bir hayat felsefesi, bir başka ifadeyle, yaşama bakış farkı bulunuyor ve bu da ister istemez insan karakterini şekillendiriyor...

Birisi, evinin ihtişamıyla, arabasının lüks olmasıyla, çocuğunun okulunun ismiyle mutlu olduğunu zanneden, dostluk, komşuluk ilişkisi bulunmayan insanlar, diğeri, hepsi birbirine benzeyen beyaz evleriyle, bisikletiyle, üçtekerli elektrikli basit motoruyla, küçük bir yörede hırs ve ihtirası olmayan insanlar üretiyor...

Birisi trafikte, bankada, hemen her yerde öncelik almak için birbirini kıran, kavga eden insanlar, ötekisi, trafikte, şurada burada birbirine yol veren hoşgörülü olan insanlar yaratıyor...

Hazır bu soyutlamayı yapmışken, bu yıl yaşadığım birkaç anıyı aktarmamın konunun daha net anlaşılmasına yardımcı olacağını sanıyorum...

Bir gün küçük bir alış veriş için girdiğim hiç tanımadığım bir dükkanda, evimize çok gerekli olan bir alet gördüm ve yanıma sadece o küçük alış verişe yetecek kadar para almış olmama rağmen, sadece öğrenmek için fiyatını sordum; benden yaşça büyük olan dükkan sahibinin fiyatı söylediğinde de, “peki daha sonra gelir alırım, yanıma fazla para almamıştım” dedim. Yüzüme baktı ve “ne önemi var, al götür, daha sonra bırakırsın” dedi ve aleti paketleyip elime tutuşturdu. Çok şaşırdım, aniden içimi bir sıcaklık kapladı...

Dükkandan çıktığımda, böyle bir ilişkinin Ankara’da hiç tanımadığım bir dükkanda yaşanmasının ne kadar imkan dahilinde olduğunu düşündüm, üzüldüm...

Bir başka gün, Turgutreis pazarında, genç bir pazarcının yere düşen beş kuruşu ısrarla arayıp aldıktan sonra, abi yanlış anlama beş kuruşun ne kıymeti var, ben para olduğu için değil üzerinde Atatürk olduğu için onu yerden aldım dediğinde, bir kavanozcu dükkanındaki genç satıcının, üzerinde Atatürk olmayan bir liraları almadığını gördüğümde müthiş duygulandım...

Bir iki kez yemek yediğimiz restoranın önünden geçerken, garsonların selam vermesinden, yemek yemeden oturup içtiğimiz çay ve kahvelerden para almamasından çok etkilendim...

Bazı şeylerin metropollerde ve sosyal medyada olduğu gibi lafta değil, hayatın bizzat içinde olduğuna şahit oldukça, yaşam felsefesinin ve biçiminin ne denli önemli olduğunu çok daha derinden hissettim...

Ve siyaset yazmaya ayırdığım zamanın önemli bir kısmını, bundan böyle yaşam felsefesi ve değerleri üzerlerine kaleme almaya çalışacağım yazılara ayırmaya karar verdim...

Dilim döndüğünce ve parmaklarım klavyeye vurabildiğince, somut insan ilişkileriyle örnekleyerek anlatmaya devam edeceğim...

Şimdilik sağlıcakla kalın...

                                                             --0--



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder