25 Ocak 2014 Cumartesi

Gurbet Arkadaşı

Tozlu dosyalardaki eski evrakları tarayıp muhasebe servisince işlemlerin kurallara uygun ve eksiksiz yapılıp yapılmadığını incelemekten gına gelse de akşam hava kararıncaya kadar çalışmıştı o gün.

Uzun süre aynı pozisyonlarda oturmaktan kasılmış vücudunu esnetmek için koltuğuna kaykıldığında hissetmişti yorulmuş ve acıkmış olduğunu. Birden ceketini kaptığı gibi, “eee yeter be memleketi ben mi kurtaracağım” diye kendi kendine söylenerek lokalin yolunu tuttuğunda bile, bir şeyler yedikten sonra tekrar gelip yatma saatine kadar çalışmak vardı aklında.

Elazığ teftişini bitirdikten sonra geldiği Tatvan’da daha ikinci günü olmasına karşılık, bir an önce buradaki teftişi de bitirip eve dönmek için yanıp tutuşuyordu.
Tam 25 gün olmuştu evden ayrılalı.

Müfettişlik mesleğini maaşı yüksek olduğu için istemişti, ama oldukça zor olan sınavları kazanıp işe başladıktan sonra, bir türlü alışamamıştı bu uzun süreli evden ayrılmalara.
Turne zamanı geldiğinde veya bir soruşturma yapmak için evden ayrılması gerektiğinde günler öncesinden sinirleri bozuluyor, içine anlaşılmaz bir sıkıntı doluyordu.
Eşini, çocuğunu bırakıp çok uzaklara giderek hayatı kazanmak ona anlamsız geliyordu.

İş dediğin, akşam belli bir saate kadar olmalı ve insan işten çıktıktan sonra evine dönmeli, sevdiklerine kavuşmalıydı. Çok kazanmak değil, mutlu yaşamak önemliydi.
İncir kabuğunu doldurmayacak işler için günlerce evden uzak kalmanın, misafirhane köşelerinde geçirilen yalnız gecelerin hiçbir bedeli olamazdı.

                                                                ***
 
Gittiği her turnede, bütün gün çalışması yetmezmiş gibi akşam yemeğinden sonra da gece geç saatlere kadar çalışarak, teftişi, verilen süreden erken tamamlayıp merkeze dönmesi, bu düşüncelerinin bir yansıması olsa gerekti.

Teftişleri, kağıt üzerinde belirlenmiş sürelerinden önce bitirmesinin, Teftiş Kurulu Başkanını olduğu kadar, gittikleri turneleri, bırakın erken bitirmeyi, harcırah almak için verilen süreden de uzun tutmaya çalışan diğer müfettişlerce de yadırgandığının farkında olsa da o böyle yiyordu yoğurdu.

Bir keresinde başkanı, teftişleri bu kadar çabuk bitiriyor olmasının, teftiş edilenlere üstünkörü iş yaptığı izlenimi vereceği anlamına gelen bir eleştiri yöneltmiş, o da, ortaya koyduğu raporların böyle olmadığının göstergesi olduğunu söylemişti.
Yüzünü ekşitmesinden anlamıştı ki, başkanı hiç hoşlanmamıştı bu cevaptan; onun için işin özü kadar, belki de daha çok biçimi önemliydi; öyle görmüş, öyle devam etsin istiyordu.

Müfettişlik mesleği, bir anlamda usta çırak ilişkisi esasına dayandığı için anlayışla karşılıyordu bütün bunları.

Garip olan kendisinin tarzıydı; onunkisi, sınırları zorlamaktan başka bir şey değildi aslında.

                                                                   ***

İkinci kattaki lokale çıkan merdivenleri ağır, ağır çıkarken, hemen karşıdaki Van Gölünün sodalı mavi sularında yıkandıktan sonra yamaçtaki kır çiçeklerinin kokusunu sürünüp, tepeleri aşarak, gelip bağrına dolan ılık bahar yelinin ferahlığı da dindirmiyordu evine duyduğu hasreti.

Akşam saati olmasına rağmen lokale henüz gelen olmamıştı. Büyük olasılıkla birazdan, hemen her akşam köşedeki yuvarlak büyük masada okey oynayarak vakit geçiren Tatvan’ın ileri gelen kamu görevlileri gelecek, lokal canlanacaktı.

Yemek servisinin açılmasını beklemek için lokalin en aydınlık köşesi olan cam kenarındaki oturma grubunun ikili koltuğuna attı kendisini. Günün yorgunluğunun yanı sıra, bu işi ne zamana kadar götürebileceğine dair derin düşüncelere dalmış olması nedeniyle, orta sehpasının üzerinde dağınık duran, tahtadan oyma satranç taşlarından bir ikisini ne yaptığını bile bilmeden, öylesine, oradan alıp, oraya koyuyordu.  Birden,“tek başınıza mı oynuyorsunuz” diyen, son derecede yumuşak bir kadın sesiyle irkildi, kafasını kaldırdığında, çok şaşırdı.

Koyu yeşil taşlı büyükçe bir tokayla destekleyerek, arkadan topuz yaptığı sarı saçları, hafif makyajıyla iyice belirginleşmiş olan yeşil gözleri ve oldukça modern şık giyimiyle, buralara ait olmadığı ilk bakışta belli olan çok güzel bir genç kız duruyordu karşısında.

Ne olduğunu anlamaya çalışarak, “yo hayır, öyle dalmışım” diye yanıt verdiğinde genç kız, “peki satranç oynamayı biliyor musunuz” diye bir soru daha yöneltmiş, yanıtı “evet” olunca da bu kez, “o halde birlikte oynayalım mı” diye sormuştu.

“Hayır demem mümkün değil”, demesi üzerine genç kız, sevindiğini belli eden çabuk hareketlerle, tek koltuklardan birisini çekip karşısına oturmuştu. Bir taraftan çok sevdiği, ama uzun zamandır yapamadığı bir işi yapıyormuşçasına, büyük bir keyifle taşları tahtaya dizerken, bir taraftan da ilçede doktor olduğunu, mecburi hizmet için İstanbul’dan geldiğini, ailesini çok özlediğini, burada tek başına yaşamanın çok zor olduğunu, Kaymakamlıkça bu misafirhaneye yerleştirildiğini, hizmet süresinin dolmak üzere olduğunu ve yakında tayin beklediğini, tekrar İstanbul’a dönüp, görevini orada yapmayı çok istediğini bir çırpıda söylemiş ve ardından, burada ilk kez gördüğü onun, kim olduğunu sormuştu.

Vücut dili ve konuşmasından belliydi ki, oldukça tez canlı, pratik, her işi çabucak yapmayı seven, sıcakkanlı birisiydi.

Müfettiş olduğunu, Elazığ’daki teftişini bitirdikten sonra Tunceli ve Muş üzerinden zor bir yolculuk yaparak bir gün önce geldiğini ve buradaki teftişini de bitirip, çok yakında Ankara’ya dönmeyi düşündüğünü söylediğinde genç doktor, satranç taşlarını tahtaya dizmiş, oyuna kimin başlayacağını belirlemek için açık renk piyonlardan birisini alıp hangi avucuna koyduğunun görülmemesi için iki elini arkasına götürmüş ve bir iki saniye sonra sıkılı iki yumruğunu ona uzatmıştı bile.

Sakladığı piyon, müfettişin işaret ettiği elinde çıkmayınca, diğer elini açıp, o avucunda olduğunu gösterdikten sonra piyonu yerine koymuş ve ilk hamleyi yapmıştı.

Oyun devam ederken konuşmasını sürdürüp müfettiş dendiğinde aklına hep asık suratlı, etrafına korku saçan yaşlı bir adam geldiğini, kendisi söylememiş olsa müfettiş olduğuna inanmasının imkansız olduğunu söylemesine birden çok sevinmişti müfettiş.

Öyle birisi olmadığını kendim bilse de, bunu başkalarının, özellikle de, böyle güzel ve genç bir kızın söylemesini önemsemişti nedense.

Canı sıkkınken aniden karşısına çıkan bu gurbet arkadaşlığının tatlı heyecanı sarınca, oyuna kendisini vermesi imkansız olmuş ve sohbetle karışık, yaklaşık bir saate yakın süren oyunun sonunda yenilmişti genç doktora.

Doktor, oyundan keyif almış olmalı ki, bu oyunun rövanşını ertesi gün yine aynı saatte yapmak için söz vermesini istemiş, müfettişin,  büyük bir zevkle diyerek, bu sözü vermesinin ardından, öğlede sıkı bir yemek yediği için akşam yemeğini pas geçeceğini söyleyip, erkenden lokalin hemen bitişiğindeki koridorda bulunan misafirhanedeki odasına çekilmişti.

Müfettişte, lokale gelirken aklına koyduğu teftişi bir an önce bitirmek için akşam yemeğinden sonra çalışma odasına dönüp, dosyaları inceleye devam etmeye ilişkin fikrini çoktan değiştirmişti.

Yemekle birlikte sipariş verdiği buzlu rakısını yudumlarken, mesleğinin aslında çok da kötü olmadığını düşünüyordu. Artık, teftişi bir an önce bitirmek için acele etmesineyse hiç gerek yoktu! Ne de olsa satrancı çok seviyordu ve bol, bol oynayabileceği bir de arkadaşı vardı.

                                                                     ***

Ertesi gün, dosyalar dolusu evrakı incelemek için o kadar da yormadı kendisini. Birkaç gün erken veya geç dönse ne fark ederdi; demek ki, sorun, evden uzakta olmak kadar, yalnız olmaktaydı.

Oldukça iddialı geçiyordu akşamları oynadıkları satranç maçları. Yapılması gereken hamle düşünülürken günün yorgunluğu çıkartılıyor, araya sıkıştırılan kısa sohbetlerle gurbet sıkıntısı unutuluyordu.

O akşam oyun bittiğinde, daha önce söylemesi gereken bir şeyi aniden hatırlamış gibi ha!.. diye lafa girmiş ve aynı sağlık ocağında onunla birlikte mecburi hizmetlerini yapmakta olan yeni evli doktor çiftin kendisini akşam yemeğine davet ettiğini, akşamları lokalde onunla satranç oynadığını, bu nedenle biraz geç kalma olasılığının bulunduğunu dile getirdiğindeyse, her ne kadar tanımıyorlarsa da yemeğe onu da davet ettiklerini, her zaman yaptığı gibi nefes almadan bir çırpıda söylemişti.

 Müfettiş, hiç beklemediği bu davet karşısında önce şaşırıp tereddüt etmiş, sonra hadi ne olur, kalabalık yemek daha eğlenceli olur diye ısrar edince, dayanamamış kabul etmişti bu daveti. 

Aslına bakılırsa, hiç tanımadığı insanların dolaylı yaptığı bu davete gitmeyi biraz pişkinlik olarak görüp, gece yattığında içinden, keşke hayır gelemem deseydim diye geçirdiyse de artık çok geçti, vazgeçmesi daha da ayıp olacaktı.

Ertesi gün akşam olduğunda, Tatvan çarşısından aldığı bir şişe kırmızı şarabı, çarşının karşı köşesindeki kırtasiyecinin vitrininde görüp beğendiği yaldızlı kağıda sarıp, şık bir ambalaj yapmaya çalışırken, birazdan doktor arkadaşıyla lokalde buluşarak, doktor çiftin evine yemeğe gidecek olmanın heyecanı içindeydi.

                                                               ***
Doktor arkadaşını misafirhaneye yerleştiren Kaymakamlığın, evli olduklarını gözeterek olsa gerek, tahsisine aracı olduğu küçük lojman dairelerinden birisinde oturan doktor ailenin evine girdiklerinde çok sıcak karşılanmışlardı.

Belli ki, büyük şehirde okumuş, yetişmiş olup, alıştıkları olanaklardan uzun zamandır ayrı kalmış olmaları nedeniyle bu tür sosyal ilişkileri özlemişlerdi.

Buraya sayılı günleri doldurmak için geldiklerinin aynası gibiydi evlerindeki az sayıdaki basit eşya.  

İçilen şarabın verdiği rehavetle sohbet derinleştikçe, bu sayılı günlerin pek de kolay geçmediği, sılaya duyulan hasretin, sanılandan çok daha büyük olduğu ortaya çıkmış, zaman zaman hüzünlenilse de çok güzel ve eğlenceli olmuştu gece.

                                                                 ***
O geceden sonra birkaç akşam karşılaşamamış, satranç oynayamamıştı doktor arkadaşıyla.

Yakın köylere sağlık taramalarına gittiği için akşamları geç geldiğini, yorgun olduğundan yemekten hemen sonra odasına çekildiğini, öğrenmişti lokal görevlilerinden.

Bu arada kendisi de hemen hemen teftişi bitirmiş sayılırdı. Birkaç önemsiz ayrıntıyı da inceledikten sonra artık rahatlıkla ayrılabilirdi Tatvan’dan.

O akşama kadar yoğun bir şekilde çalışıp düzenlemesi gereken raporun son rötuşlarını da yaptıktan sonra bir teftişi daha tamamlayıp ailesine dönecek olmanın verdiği mutlulukla lokale girdiğinde neşesi yerindeydi; az sonra doktor içeri girdiğindeyse ikiye katlanmıştı.

Doktor, doğruca yanıma gelerek, her zamanki hızlı ama düzgün konuşmasıyla, görüşmeden geçen birkaç günün kısa hikayesini anlatmış ardından, “çok sevinçliyim bil bakalım görüşmeyeli ne oldu” diye sormuş, onun yüzündeki ifadeye bakarak, bir tahminde bulunmasına fırsat vermeden, sevinçten sesi titreyerek kendisi vermişti sorduğu sorunun yanıtını.

Mecburi hizmeti sona ermiş, beklediği tayin çıkmıştı; hem de memleketi İstanbul’a.

O akşam satranç oynamanın alemi yoktu. Çünkü bu, çok ama çok önemli bir gelişmeydi. Müfettiş de sevinmişti onun adına. Ve yemekte, birer duble rakıyla kutlamışlardı bu tayini. Oldukça uzun süren zor bir dönemi alnının akıyla bitirmenin mutluluğuyla Tatvan’da yaşadıkları ve bundan sonra yapacakları üzerine durmadan konuşmuş sonunda yorgun düşmüştü doktor o gece.

Ertesi sabah, bir sonraki günkü Türk Hava Yollarının Ankara aktarmalı İstanbul uçağına birlikte yer ayırtmışlardı. Van’dan. Yan, yana sohbet ederek uçacaklardı.

Dönüş günü, kurumun resmi aracı bırakmıştı ikisini Van Havaalanına. Ayırttıkları biletlerini alıp, uçuş için gerekli işlemleri tamamlamalarının ardından anons yapılır yapılmaz uçaktaki yerlerini almış, Tatvan’dan Van’a kadar süren sohbete Kaldığı yerden devam etmeye koyulmuşlardı.

Kalkıştan birkaç dakika sonra kaptan pilot’un yaptığı, aniden hastalanan bir yolcuya müdahale edilmesi gerektiğini söyleyen anons kesmişti sohbeti. Uçakta doktor varsa, ön tarafa gelmesini istiyordu kaptan.

Doktor arkadaşı, tereddütsüz fırlayıp, bir solukta ön tarafa giderek, büyük olasılıkla kalple ilgili bir rahatsızlık geçirmekte olan yolcuya müdahalede bulunurken birkaç kabin görevlisi de ona yardım ediyordu.

Kaptan Ankara’ya iniş için kemerlerin bağlanmasını istediğinde, doktor hala hastanın başından ayrılamamıştı.

Tekerlekler yere değip ardından iniş için kapılar açıldığında müfettiş, arkadaşına veda etmek için ön pilot kabinine yakın kapıyı tercih etmişti. Birbirlerine hoşça kal deyip ayrılırken doktor ona, müfettiş olması nedeniyle çok sık seyahat ettiği için bir gün İstanbul’a yolu düşerse, görev yapacağı hastaneye mutlaka beklediğini söylese de, bu mümkün olmayacak, onu bir daha hiç görmeyecekti.

Ancak, gurbette kurulan arkadaşlıkların, çok kısa süre yaşansalar da uzun yıllar süren dostlukların tadında olduğunu hiç unutmayacaktı.


05.12.2012  Ankara                                                               Mustafa Tuğrul Turhan
 



        




   

  








     

  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder